1 Mart 2010 Pazartesi

bakım-onarım faaliyetlerim

boşa dememişler ana gibi yar olmaz diye.
her ne kadar koca kişisi tarafından bana yöneltilen iltifatkarhane laflar devam ediyor olsa da, kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz düsturunu kendine şiar edinmiş (neyy.. yav nasıl çıkıyor bu laflar bir anda içimden.. töbee) bir insan olarak, kocadan çok annemin laflarına itimat ettim.
bakım onarım faaliyetlerine girdim.
dedim ya kozmetik sektörü benden karın doyuramaz artık diye, kendimi doğal sebze meyve yöntemlerine adadım diye... ataletim de yaz bakayım nedir onlar diyincee....
yazmak farz oldu.
buyrun efem, bir adet saklambaç deneği tarafından bizzat denenen yöntemler:
bir:
yoğurt + karbonat
diyokine, yoğurdun içine az biraz karbonat atılır, yüze göze bulanır. (yok yalan olmasın, göz çevresine sürülmüyordu)
denedim.
açtım dolabı çıkarttım yoğurdu, çay kaşığıyla karbonat da karıştırdım içine.
böyle fısır fısır bi sesler.
yoğurt kabardı, göz göz oldu valla
bi de bi çiğ kurabiyemsi ama ekşimsi de tatlımsı gibi bi koku.
iştahın mı açılsın, miden mi bulansın bilemiyorsun, öyle.
daldım parmakla sürdüm bunu yüzüme.
oyyy.. anam suratım yandı ya biraz!!!
az bi durdum daha duramadım, yıkadım yüzümü.
ama olsun o bile bi canlandırmış valla.
yanaklarıma kan gelmiş 8)
bir dahaki sefere karbonatı daha az koydum.
süper oldu.
20 dakika durulabiliyi.
yıkıyorsun yüzünü, mis.
sevdim.
iki:
domates + un
efendim, domates alınır, ortadan ikiye kesilir, gerek rende, gerekse el yardımıyla mıncırılıp suyu çıkartılır.
içine de bu sıvıyı krem kıvamına getirmeye yetecek kadar un ilave edilir.
domatesli ekmek yapıyormuş hissiyatına kapılınır.
bu hissiyattan uzaklaşmak için hemen banyoya gidilir.
malzeme surata itinayla sürülür.
yoğurt maskesine nazaran daha ten rengine yakın bir sonuç elde edilmiş olduğundan koca üzerindeki korkutma etkisinin daha düşük olduğu da gözlemlenir.
20 dakika falan beklenir, ay yeter diyip güsselce yıkanır, temizlenir.
bak canım okuyucu, vallaha bu da güzel oldu ha.
un sanırsam etkisiz eleman ama domates cilde çok iyiymiş diyolla.
üç:
bak açık konuşayım bunu daha yapmadım.
ama pirüpak bebek gibi bir cilt vaad ediyor.
yapıcam bunu da.
burada da ana malzememiz turp. kırmızı turp.
efendim, bir adet turp rendelenip, bir bardak süt içinde kaynatılıyormuş.
bunu 1 gece dolapta beklettikten sonra mucize iksirimiz hazır oluyormuş.
21 gün boyunca her gün yaparsak daaaa.....
aynalara inanamıyormuşuz 8)
dedim ya daha yapmadım ama niyetliyim.
sütüm de var turpumda.
dört:
bak bunu çok seveceksiniz, kolaycacık bişey.
bir adet maden suyunun içine sık yarım limon. daha az sıksan da olur.
sonra içme bunu.
içeceksen cimrilik etme bi soda daha aç onu iç.
bunu da buz torbalarına boşalt.
at buzluğa.
artık gece yatarken olsuuun, sabah kalkınca olsuun, çıkart buzluktan bi küp, dolaştır suratında bitene kadar.
cildi canlandırıyormuuş, gözenekleri küçültüyormuuş, kan dolaşımı artıyormuuuş (e haliyle. ziraa surat donuyor! sonra ısıtacam o bölgeyi diye ne ka kan varsa yolluyordur ficut.)
attım ben buzluğa kalıpları.
her akşam sürüyorum valla.
henüz bi numara yok ama , kötüye giden bi durumum da olmadı.
beş:
hamur işi maskesi.
adı öyle mi bilmiyorum da içinde maya var diye ben öyle dedim.
bu formülümüz de pak maya ile yapılıyor.
bu yaş mayalardan bir kaşık kadar alıp ılık su ile krem kıvamına getiriyorsun.
sonra "hahaaay.. göz çevresi kremine para mı veririm ben" diyip göz kenarlarına sürüyorsun.
kırışıkmış, morlukmuş, kaz ayağı, ördek bacağı... hepsine iyi geliyormuş.
ben bi denedim, bişey olmadı.
bi sefer denemeyle 20'li yaşlara dönmedim tabi ama, sanki iyi olmuş gibi hissediyor insan.
bilemiycem psikolojik de olabilir 8)
maya ve su fazla basit geliyorsa geliştirilmiş formüllü yeni maskemiz de var.
1 paket pak maya
1 yumurta akı
1 çay kaşığı limon suyu
1 çay kaşığı bal
bunları güsselce karıştırıp yüzüne sürüyormuşsun, 20 dakika sonra da yıkıyormuşsun.
gözenekler küçülüp, cildin yağlardan arınıp, sıfatına renk geliyormuş.
kendim şahsen maya kullanmamı gerektirecek bi gıda üretiminde olmadığımdan, evde maya falan yoktu. alırsam bunu da deniycem.

işte böyle sevgili beni severler.
cümle tarifleri deneyip, uygulayıp şahane bi insan olucam allahın izniyle.
zaten 2-3 sene evvel geçtiğim karanlık taraftan sıkılıp, siyah saçtan bunalıp, saçlarımı yeniden kızıla boyadım.
kafama renk geldi.
suratı da halledersem, değmeyin keyfime.

böylelikle huzurlarınızdan ayrılırken bu çok bilmiş yazımı bir foto ile renklendirmek de yaraşır diyerek sizlere bir de resim ekliyorum ispat mahiyetinde.
o dediğim şeyleri valla yapıyorum anacım. aha da bakın!

not: gördüğünüz gibi sadece kozmetik sektörüne değil, kuaför dünyasına da benden ekmek yok. saçlarımı da kendi elcağızımla boyadım. zifir siyah saçlarımın 2 aşamalı boya badana faaliyetleri sonucu bugünkü hali de şu şekilde.
(kafamda birden fazla renk olduğunun farkındayım. siyahı ancak bu kadar değiştirebildim, uçlar ancak kızılımsı kahveye kadar gevşedi, orda çakıldı kaldı. buna mukabil saç diplerim alev alev allah muhafaza)
sevgiler, saygılar efendim.

24 Şubat 2010 Çarşamba

noktalama*

*bir bütün halinde anlam ifade etmeyecek, birlik ve beraberlikten yoksun bahislerin nokta nokta maddeler halinde sıralanmasından teşekkül yazı.

. karadenize gidesim var. doğusuna. hani Artvin'e falan. buna mukabil tek yapabildiğim "bari yağmur yağsa da ağaçlık bi yere baksam" diye temenni etmek.

. bikaç sebeple anneme resim yollamıştım. işte "bak yeni kazak aldım, nasıl" falan gibi sebeplerle. annem "senin yüzüne noooolmuuşş!!!" ana fikirli yorumlar yaptı. cildim mi kötüymüş, krem mi kötüymüş, yorgunmuymuşum, yaşlanmışmıymışım gibi. bu vesileyle kendimi doğal yollu bakım onarım tekniklerine adadım. kozmetik sektörüne para kazandırmaya son! (he, kozmetik sektörü de sayemde dönüyordu!) yoğurttu, baldı, karbonattı, pirinçti, elmaydı, yumurtaydı, şuydu buydu.... umudum bunlar artık. 8) hem allaha şükür her tür derde çare varmış, baktım buldum. porselen gibi bir cilt istiyorsan başka tarif, mermer gibi bir cilt istiyorsan başka tarif. 8)

. şirketin geneli açık ofis. lakin benim bulunduğum yer camekanla kapatılmış bir oda. kapı genelde açık durur fakat kimi zaman toplantı vs sebeplerle dışardan insanlar geliyor, ve kapı kapanıyor. hah işte o zaman resmen oksijen karaborsası oluyor. 3 gıdım oksijen ilk çekenin ciğerinde kalıyor.
yapmayın yavrum, yapmayın evladım!!! vallaha kapıya "oksijeninizle gelin, bizimki kendimize kadar" diye yazı asıcam yaa...

. dışarda kapının önüne kedi maması döküyoruz sürekli, kız için. gözlem ve takiplerim neticesinde mamayı kızdan çok saksağanların yediğine şahit oldum. saksağanlarda kedi maması zehirlenmesi diye bi durum olduğunu duyan bilen varsa söylesin. yedikleri miktar öyle böyle değil.

. sel hasta. mikrobik bişey sanırım. mide-bağırsak-ateş vs. garibimin ne dinlenecek zamanı ne doktora gidecek imkanı olduğundan da geçmedi. gece yattıktan sabah kalkana kadar 4 kez üstbaş değişilir mi ya, terden sırılsıklam oluyor. bi seferinde komple nevresimi değiştirdik ki, alttaki alez bile ıslanmıştı.

. öküz gibi bi bünyeye sahibim ben kesin. (maaşallah!) etraf mikroptan kırılsa bende tık yok.

. plastik malzeme sıcakla birleşince bünyeye zararlı oluyor diye mutfakta mika bardakların yanısıra kağıt bardaklar da olması mantıklı. bana uyar. zira ben kendi cam kupamdan içiyorum çayı. lakin, çay karıştırıcının tahta olanına itirazım var. ay iğrenç bişey o yaaa. olmuyor ki. tamam belki plastik çubuk gibi zararlı bişeyler bırakmıyor olabilir çaya kahveye ama, anacım resmen iğğğrenç bi tahta lezzeti bırakıyor ki, o çubukla karıştırdığın çayı ağız tadıyla içmen mümkün değil. isviçreli bilimadamlarına sesleniyorum: bilmemkaçbin insan üzerinde yaptığınız abuk subuk araştırmalardan başınızı kaldırın da aldığınız maaşı hak edin! çayı karıştırıp atacak ama bu esnada çaya kanserojen ya da tat bırakmayacak bişey bulun!

. zaytung.com sen beni güldürdün ya, allah da seni güldürsün.

. öğlenleri Şems-i Tebrizî'nin Makâlât'ını okuyorum. gece yatarken çitlemelik barbara cartland, arada ayn rand, tv karşısında selçuk erdem komik kitap, bir iki doz murathan mungan eskileri....

. ünsüme not: v for vendetta'yı izlerken geçen akşam tv'de seni arıyasım geldi ama geç oldu diye aramadım.

. saçlarımı platin sarı yapasım var. ama buna dayanacak ne saçım var ne bütçem! eee?

. dışarda yağmur yağıyor. madem çamlıhemşin'de değilim, bari bahçeye çıkayım.

. öpiym.

17 Şubat 2010 Çarşamba

bugün bunu öğrendim/bir ibret hikayesi

* Erişteli yeşil mercimek çorbası köpük bardaktan içilmiyormuş!

her zaman gittiğim yer, her zaman yaptığım şey.
günün çorbasını büyük köpük bardağa koydurup, (ki böyle bir uygulama var zaten, ben rica minnet yaptırıyor değilim) bardağımı alıp rahatça kitap okuyabileceğim bir yere gitmek. huzurlu bir öğlen molası.
dün, önceki gün, geçen hafta... hep yaptığım şeyi bugün de yaptım. değişen ne: çorba cinsi!
mercimektir, yayladır, sebzedir... her türlüsünü severek içtiğim, içebildiğim çorba bugün bana zulüm oldu.
sebep:
erişteli mercimek çorbası olması.

hayır koyan gerizekalı da (burada hak hukuk aramayın, sinirliyim, çatarım) bişey söylemedi, uyarıda bulunmadı. çorbayı bardağa koydu verdi. (bi bak! bardağa ne koyuyorsun bi bak değil mi!! şurdan 2 gözleme 3 kaşık barbunya ama bardakta desem onu da mı sorgusuz vereceksin!)
aldım çıktım, mekana geldim oturdum. kitabımı açtım. ilk yudumu aldım. herşey normal. ilk birkaç yudumda yuttuğum şeyin içinde erişte ve mercimek olmaması beni bir nebze işkillendirmedi değil ama, allah var bu kadar zahmete yol aldığımı da bilemedim.
sonrasında ne mi oldu!
3-5 yudum sonra, çorba denen şeyin çorba olmasına sebep tüm sıvıyı tüketmiş, elimdeki bardağın dibine çöreklenmiş tıkış tıkış erişte ve yeşil mercimek ile mücadele içine girmiştim.
bardaktan içme niyetinde olduğumdan ve bu uygulama yüzünden şimdiye kadar hiç sorun yaşamadığımdan yanımda kaşık, çatal, bıçak, çubuk, galeta, pipet... yani o kütleyi parçalayıp sürüklememe yarayan hiçbir yardımcı yoktu.
tıkışık malzeme bardağın yarısından fazla bir yükseklikte öylece kaldı. bardağı kafama dikip tüm iyi niyetimle sarfettiğim yeme yutma çabası da üstüme yüzüme ve kucağımda duran ağzı açık çantamın cebine düşen yeşil mercimek taneleriyle sonuçlandı.
allahtan etrafta bu acıklı çabama ve hüsranıma tanıklık edecek kimse yoktu da, kendi sefilliğimle başbaşa kaldım.
yüzümü gözümü burnumu falan sildim peçeteyle. tıkışık malzeme dolu bardağı masaya geri bıraktım. çantamın cebinden, flashdisk üzerinden yeşil mercimek tanelerini aldım ve AydınBoysan'ı sevgi ile andım. (pislikten kasıt birşeyin yanlış yerde bulunmasıdır gibi bir yazısı vardı. der ki; tam da bu örneği vererek, şahane bir yeşil mercimek yemeğinden saç çıkarsa bu pistir, velev ki çıkan sevgilinin saçı olsun. aynı şekilde öpüp kokladığınız sevgilinin saçları arasından yeşil mercimek tanesi bulmak da mide bulandırıcıdır, mis gibi bir mercimek yemeğinden gelmiş de olsa.)
ağzıma atabilmek için çabaladığım, savaştığım yeşil mercimek tanelerini çantamın cebinden ayıklarken hatırladım bunu. ama yok gülmedim. sinirliydim.
sonuç:
bardakta çorba uygulaması asla ve kat'a erişteli yeşil mercimek çorbası için uygulanabilir değilmiş. bu aynı bardaktan karnıyarık yemeye, ya da ne biliyim karnıbahar yemeğe falan benziyor. daha bile zor. yemin ederim daha zor. yardımcı alet kullanmadan, hatta bardaktan içmek suretiyle ne yedirmek bir insana en büyük eziyet olur derseniz, allah şahit birinciliği erişteli mercimek çorbası alır. bu kadar da ısrarlıyım!

not: konuyla hiç alakası yok. sadece buraya not düşüyorum.
bugün gazetede okuduğum şu haber ne demektir ya!
"ebrugündeş insanı kocasıyla çocuk istediklerinin müjdesini vermiş!"
hamile olduğunun falan değil ha, yanlış anlaşılmasın. çocuk istediğinin müjdesini. MÜJDESİNİ!
-ohh, şükürler olsun rabbime, bak istiyormuş çcouk. ay aklım çıkıyordu, uykularım kaçıyordu ya istemezse diye, şeklinde bir düşünce sahibi var mıdır gerçekten?
bu isteği "müjde" kabul eden, bu açıklamayı "müjdeleme" algılayan?
var mıdır allahaşkına?
doğuracağından, doğurduğundan geçtim, artık "hadi hadi üzülmeyin sevgili halkım, istiyoz biz de, du bakalım yaparız bakarsın" haberleri de mi mübah bize yaa! bu mu müjdeleniyor!

hay bardaklardan erişteli mercimek çorbası içmek zorunda kalasıcalar!
ö ö ööööf.....

4 Şubat 2010 Perşembe

ocağın altını söndürdüm.

başlıkta mânâ aramayın.
ocak bitti, şimdi şubat ya, ondan öyle.
hem de korkmayın.
yeni bir testlik, aksilik, kaza, bela, sıkıntı vs. bildirecek değilim.
ağlayacak, sinirden köpürecek de değilim.
değilim.
rutindeyim.
bildik hallerdeyim.

ankara soğuk.
çok soğuk.
kuru, sevimsiz, sinir bozucu hatta.
içerdeyken insanı aldatan güneş, kandırıp ağına düşürmeye çalışan kötü adam gibi.
görüntüye kanıp çıktığında yakalıyor, hırpalıyor seni.

ama çıktım yine de tabi.
"eldivenler ve hikayeler" beraberimde.
her Murathan Mungan kitabında olduğu gibi, alırken tereddüt ettim yine.
amaa ya..? diye.
saçma belki, bilmiyorum ki.
seviyorum ya adamı (burayı sorgulamayalım lütfen) o sebeple hep yaşıyorum bunu.
bendeki yeri gitmesin diye.
okuduğum ilk kitabıyla bende yarattığı büyü sönmesin diye.
söndüyse de bilmiyim diye.
aman işte neyse.
evet okudum.
evet yıkılmadım.
bi özlem olmadı değil ama.
eski birkaç öyküyü okumam gerek şimdi yine galiba.

ocak çok yordu beni, hırsımı saçlarımdan aldım (aman ne ilginç!)
gidip kısacık kestirdim.
daha bir "saklambaç" olmuşum böyle.
sel öyle dedi.
bi de
yine kırmızı yapıcam galiba.
bi tek kestirmek kâfi gelmedi bunca olaya 8)

tavuk yapayım, sen karışma her şeyi ben yapayım dedi sel dün akşam, kardişleri de çağırsana yemeğe.
e ara çağır madem dedim.
aradı çağırdı.
ben makarna yaptım, sel tavuk.
masayı hazırladım.
mumları da yaktım.
yedik.
yıldız ibrahimova çigan romansları ile eşlik etti bize.
afiyet oldu.

arabamı değiştiricem.
deposuna çakmak çaksam ancak bu kadar çabuk biter benzin.
dün depoyu doldururken ahdettim bu aldığım son depo benzin olacak diye.
bakalım.

son zamanlarda üstüme başıma aldığım şeylerin %80'i ya gri, ya füme.
anlamadım niye ama öyle.
renk falı bilen var mı?

geçen hafta bi arkadaşım "sen kendini dışardan göremiyorsun, farkında değilsin kendinin. çok orjinal bi insansın sen" dedi bana.
kızgınlıktan gözümün döndüğü ve hırsımı almak için de öldüresiye sel'e vurduğum bir sırada da sel bana "farkında değilsin, hiç anlamıyorsun! allah'ın varlığını bilmesem, sana taparım ben" dedi.

farkındalık ile illüzyon arasındaki bağı açıklayabilecek olan var mı peki?

29 Ocak 2010 Cuma

vefa bi semt adı tamam da, etik ne?

yalan, evde top oynarken yanlışlıkla vazoyu kıran ama annesine söylemekten korkan çocuk için anlaşılabilir bişey belki.
ona bile kızılır, yalan'ın doğru bir davranış olmadığı, asla kabul görmeyeceği anlatılır.
ya koca bir şirketin en üst düzey yöneticilerinde alışkanlık haline geldiyse ne yapılır?
hâlâ şaşırıyorum.
her seferinde görüyorum, duyuyorum, hatta yaşıyorum ama...
bir sonraki seferde yine şaşırıyorum.
sefil bir şirkette çalışıyorum.
kimin eli kimin cebinde belli esasında.
işler nasıl yürüyor, nasıl yürümüyor, olmaması gerekenler nasıl kabul görüyor, nasıl ses çıkartılamıyor belli aslında.
burada geçer akçenin ne olduğu belli.
ama ben gözümün içine baka baka yalan söylendiğinde hâlâ şaşırıyorum.
yetişme tarzım, ahlaki değerlerim bazı şeyleri yapmama engel.
e ne yapıcam?
sel düzenli maaşı olan bir insan olsa
çalışmaktan hiç de gurur duymadığım bu yerde devam etmek zorunda olmam.
ama öyle değil işte.
bazen miden bulansa da kalman gerekiyor işte.

beni doğru, ahlaklı, disiplinli, sözüne güvenilen, sorumluluk sahibi bi insan olararak yetiştiren aileme sesleniyorum:

bi yerde hata yapmış olmalısınız!

okuyucuya bir de not:
sel'in araba da soyuldu bugün camı kırılıp . bana kalırsa bi süre uzak durun bu sayfadan da!

23 Ocak 2010 Cumartesi

kurşun dökecek biri aranıyor.

yok şart oldu bence.
kurşun falan döktürmek.
hayatım boyunca daha bi kere döktürmedim.
belki de eksiğim odur.
çok süper kısmetli bi insan olmadığım da ortada çünkü.
yok yok bi kurşun döktürmeli, bi de onu denemeli.

bu geçtiğimiz haftanın olayları kısaca şöyle:
1.
hafta başı sabah işe gitmek için arabaya indik, ön teker komple yarılmış. zor bela yakındaki bi tekerlekçiye gidip yedek lastiği taktırdık.
2.
ertesi gün 2 adet trafik cezası aldık.
3.
perşembe sabah işe giderken yolda kaldık. araba bozuldu. vites değişmiyor, debriyaj çalışmıyor falan. ben taksiyle gittim. sel çekiciyle tamirciye. baskı-balata mıdır nedir, bi dolu bişeyler daha.. masraf süper.
4.
akşamına eve geldik, hırsız girmiş. sel sayesinde kapımız da yok!
5.
kapı 3-5 gün idare edecek şekle geldi diye, cuma sabah kapatıp çıktık.cuma akşam eve gelirken kaza yaptık!
ben önde sel arkada iki araba geliyorduk, tahmin edin ne oldu! sel bana çarptı!
bu şaka herhalde diye bekledim arabada. sel gelip kapımı çacak, iyi misin, ya duramadım, özür mözür diyecek. bekledim ama sel gelmedi. geri dönüp baktım ki sel arkadaki başka birine bağırıyor. meğer benim önümdeki gerizekalı aniden markette durmaya karar verdiğinden ben yavaşladım diye, sel de yavaşlayınca, sel'in arkasından gelen, son sürat sel'e bindirmiş. kar yağıyor, yer buz, sel kayıp bana vurmuş!
6.
tutanak mutanak.. geldik eve. geldik de kapı duvar. sabah sorunsuz açılıp kapanan kapı, açılmamaya karar vermiş. sel zorluyor, deniyor, sinir stres bastı.. yok açılmıyor. bırak dedim, bırak yeter artık. geç de oldu saat. kalk annemlere gidelim, bu gece orda yatalım, sabah uğraşalım kapıyla.
7.
annemlerin boş eve girdik, üstümüze başımıza uygun bişeyler bulduk giyindik. kardişin eski yatağında yatıyoruz. üstümüz 3 kat örtülü. niye, elektrik yok, kombi çalışmıyor, ev 12 derece!
8.
kardişler gece evde değildi, durumu öğrenince bari sabah kahvaltıya gelin dediler. kalktık gittik. gittik de nasıl? ankara nicedir görmediği kar'la muhattap, yollar felaket. kardişlerin eve giderken bi yokuş çıkmak gerek. çıkamadı ne kar lastiği ne bişey. indik yürüdük. ayağımda topuklular, soluk soluğa yokuş çıkmaktan boğazım bitti.
9.
kardişlerde kahvaltıdayız, sel'in dişi kırıldı.
10.
kahvaltı sonu eve geldik, çilingir milingir kapı açıldı. insanın evine girebilmesi ne lütuf.
ooofff..
çok önceden planlıydı, arkadaşlarım gelecekti. ancak kendimi toparladım, planladığım hiçbir şeyi yapamadım ama neyse..
onlar gittiler, oturdum.
henüz sel gelmiş değil.
başka bi terslik yaşadı mı, daha yaşar mıyız bilmiyorum.
bi sayısal falan oyna demiştim.
ondan da borç çıkmazsa, şimdilik atlattık gibi.
8)

22 Ocak 2010 Cuma

kapıyı kırıp içeri girdi!

baştan anlatayım ama dimi.

akşam 7 gibi çıktım işten.
o kadar çok işim var ki, günde toplam 3-5 tuvalet molasını saymazsak yerimden kalkmıyorum, öğlenleri de dahil.
işim yok işim yok diye kaşınır mısın, buyur! denebilir tabi.
yok şikayetçi değilim pek fazla.
ama durum bu yani, işim çok.

7 gibi çıktım işten.
halamın torunu, zaman zaman bahsetmişimdir, bi trafik kazasında 33 yaşında ölüp giden Hülya Ablamın geride bıraktığı çılgın oğlu, avustralya'ya gidiyor okumak için.
dün akşam planımızın kahramanı o, bu yüzden.
halamda olucaz tüm akşam.
kuzenim, karısı, çocukları, kardişler ve biz.
belki de bir daha geri dönmeyecek olan (en azından senelerce) 22 yaşındaki çılgın çocuğu uğurlayacağız.
7 gibi çıktım işten.
önce dışarda bişeyler yiyelim de, öyle gidelim dedik.
sel'le buluştuk.
ama canım istemedi.
evet evde yemek de yok ama, yumurta falan kırarız, yeriz bişeyler dedim.
hem bi de banyo yapayım evden çıkmadan.
üstüme rahat bişeyler giyeyim.
öyle gideriz halama.
doğruca eve yollandık.

asansörden indik katta, sel önde ben arkada.
sel önce üst kilide soktu anahtarı, girmiyor.
zorladı morladı, allaaallaaa.. girmiyor.
alt kilide uzandı,
baktı...
kaldı!
kilit yuvası kırık.
lan? dedi.
kırık bu!
girmişler buraya!

nasıl ya, nasıl girmişler?

sel tuttu elimden yürü dedi, aşağıya indik hemen.
sakinim de, biraz dizlerim titriyor.
-seeel.. orası kendisi düşmez di mi?
farkındayım saçma bi soru ama
ne bileyim, bi umut işte.

çöpleri toplama faslında olan kapıcıyı gördük.
-aaa! yok abi, bişeyden haberim yok, aman hırsız olmasın, valla hırsız girmiştir!!!
sen aşağıda bekle dedi sel bana.
kapıcı çocukla beraber bindiler asansöre.
ay ben nasıl bekliyim aşağıda.
diğer asansöre de ben atladım.

kapıdayız.
alt kilit kırık evet ama, üstte bişey görünmüyor.
ama üst taraf açılmıyor, anahtar girmiyor.
kapıcı:
-abii....dedi endişeyle, içerde olmasın bunlar! abi içerdeler galiba... anahtar içerde.

allahımallahım....
nasıl içerde yaaa...
ne içerdesi!
ne hırsızı!

ulan! dedi sel. gözü dönmüş bi şekilde
-lan! .nasını .ikerim......
o arada kendisine,
-sel'cim, dur yapma, bak polisi arayalım, hem ya gerçekten içerdeyse, aman uzak duralım falan demenin bir anlamı yoktu tabi.
çekil! dedi sel kapıcıya.
kapıcı geri durdu.
sel gerileyip bi tekme indirdi kapıya.
bi daha
bi daha
3 tekmede kırıldı koca kapı, açıldı.
sel önde, kapıcı arkada, ben en arkada girdik içeri.
sel yatak odasına girer girmez okkalı bi küfür savurdu.
kapıcı o sıra hırsız balkonda olabilir mi diye salona bakıyordu.

yatak odası darmaduman!
çekmeceler, dolaplar, bütün takılar, aksesuarlar, ne varsa ortada yerde......

bütün odaları, dolapları, çocuğun bile zor sığacağı her deliği kontrol ettik.
hırsız kişisi evde değil.

ben polisi arıyorum dedim.
aradım.
durumu anlattım.
ev adresini hatırlayamadım, sel'e verdim telefonu. o söyledi.
sel bana bi su verdi, ve hırsızı evde bulamadığına söylenerek tekrar dolaştı ev içinde.

gerek gürültüden, gerekse kırık kapıdan olayı fark eden 3-5 komşu geldi.
klasik geçmiş olsun, cana geleceğine mala gelsin lafları.
hatta karşı komşu şaşırıp:
"yani cana gelsin de mala gelmesin" bile dedi 8)

sel kapıcıya "geri dur" diyip tekmeyle kapıya girişirken ben kardişi aramıştım:
-yaa galiba hırsız girmiş bizeee.. kapının kilidi kırık, şimdi sel içeri girmeye çalışıyor!" diye.
-hemen geliyoruz, diye kapatmıştı.

15 dakika sonra, polislerle aynı anda geldi kardişle kısçe.
polis gelmese sadece kardişler gelse de olurmuş zaten.
polis kişiler sağolsunlar "0-h0000 bulunmaz" demek dışında bişey yapmadılar.
nelerin çalındığını sordular.
fark ettiklerimi söyledim.
yüzükler, bilezik, kolyeler, çeyrek altınlar...
sanki bulunacakmış gibi sordu bi de:
-nası bilezik?
-sarı ve beyaz altından, çiftli, asimetrik kesimli, modern tarz bişeydi.
polis asimetrik bilezik nasıl oluyor anlamadı herhal.
anlasa da asimetrik kelimesini yazamadı zaten.
-ben işlemeli bilezik diyom.
-yok işlemeli değil, böyle düz, yuvarlak değil, asimetrik işte.
-taam yazdım ben, işlemelii..... elmas yüzük derken?
-gül yüzük modeli, eski model.
-onları yazmayalım, altınları yazalım.
-e altın zaten işte!
-he tamam yaz.

oofff... yazdılar, parmak izi ekibi gelecek dediler, gittiler.
yatak odası darmaduman, kapı kırık, kaldık öyle.
kardişlerle girdik tekrar yatak odasına.
bütün ıvır zıvır akseuarlarım yatağın üstüne dökülmüş.
nevresimler, havlular arasında.
çamaşır çekmecelerim bile açık.
havludan, örtüden parmak izi olmaz zaten diye azıcık eşeledik yatağın üstünü.
anam!
pırlanta yüzüğüm! hahaaayy.. bişeylerin altında mı kalmış ne almamış bunu.
derken kardiş yerden annemin vermiş olduğu, eski, pembe taşlı, pırlantalı yüzüğü buluyor.
aaa.. bak ben bunu hiç yazmadım da, ay bu da vardııı, ohh çok şükür.
beyaz altın bi kolyemi de ben buluyorum döküntülerin arasından.
kardiş:
-la bakın, az daha baktıkça çıkıyor bişeyler kârâ geçecez bu gidişle diyor.
gülme geliyor bana:
-bu hırsız salak mı ki? bakın bakalım, belki başka evlerden çaldıklarını falan da burada düşürmüştür 8)

yok, başka bişey bulamıyoruz 8)
buna da şükür.
laptop oturma odasında ortada duruyor misal.
alıp gitse, ben bir daha çerçeyimin videolarına nasıl kavuşabilirim?
nasıl telafi ederim onca resmi?
hırsız bi şekilde, yatak odasından başka bir yere girmeden, çok acele, ve telaşla toplamış çıkmış.
o kadar telaşla çıkmış ki, birkaç parçayı da almamış.
almadıklarının ortak özelliği beyaz altın olması.
seçici, tarz sahibi, sadece sarı altın seven biri olması ihtimali, bir hırsız için pek mantıklı olmadığına göre,
benim onca ıvır zıvır bujiteri malzemesi arasında, beyaz altınları fark etmediğini düşünüyorum.
ya da sel haklıydı ve ilk geldiğimizde hırsız evdeydi.
biz aşağı inip tekrar yukarı çıkana kadar kaçtı!
sel hırsızı bulamadığına ne kadar hırslansa da
benim duam zaten hep "allahım karşılaştırma" şeklinde olduğundan, mutluyum.

epeyce bekledik parmak izi ekibini.
geldiler, resim çektiler, baktılar falan ama
parmak izi bulamadılar.
e eldiven teknolojisi var tabi artık herkeste.
hatta süper donanımlı parmak izi ekibi, eldiveni kalmadığından, bişeyleri tutmak için benden poşet istediğinde;
lazımsa eldiven verelim, dedik de sevindi garip.
bir de mutfaktaki streç film, folyo ve kağıt havlu askılığını pek beğendi.
bunu nerden aldınız, karım da istiyor, hiç bir yerde bulamadık deyince,
o sıra da çalınanların listesini yazmakta olan diğer memura:
-bir de folyoluk ekleyelim, dedim. beğendiniz madem, siz alın bunu, biz tutanağa folyoluğu da ekleriz. 8))

özet bu işte.
parmak izci ekip gittikten sonra sel ve kardiş bizim dağılan, kırılan kapıyı toparlamaya çalıştı, ki yeni kapı yapılana kadar bir kaç gün kapanabilsin.
şimdi kapımızın dış yüzünden çıkmış, kocaman vida uçları görünüyor sivri sivri.
esasında bu şekliyle öyle korkunç bir hali var ki
"ne şekil manyaklar yaşıyor burda" diye düşündüreceğinden
her şeyden güvenli olabilir.
8)