29 Aralık 2011 Perşembe

son 3

29
30
31
ee..

Maya'lanmadıysak pek de önemli değil bence, yine.

+1 gün tatil olsaydı, bi hafif sevinme olurdu evet.
o da olmayınca normal bir hafta sonundan farklı gelmiyor pek.
plan program?
ay yine akşam yemeği avrupa'da, gece içkisi amerika'da, sabah kahvaltısı avusturalya'da işte.
klasik.
çamı da koymadık ortaya.
kedi dadanacak, kıl tüy dökülecek ortaya.
evi süpürmeye üşenen ben, onları toplayıp kaldırana kadar yarı yıl gelecek.
gerek yok.
kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz demişler.

sönük, heyecansız, "yeni yıl geliyor, tirilaylaylom" modundan uzak bir yazı okuyun istemezdim elbet
gönül isterdi ki koltuk yastıklarını gövdesine sarıp noel baba olacak bir sel kişisi,
bahçeden söktüğü dalları kafasına takarak 4 ayak dolaşacak "geyik" bir saklambaç,
boynuna renkli ışıklar takılmış halde yanardöner kıyafetiyle miyavlayan bir kedi sunayım size.
kısmet değilmiş.
gidenin arkasından kötü konuşmak gibi olacaksa da, zaten uyuz bi yıldı.
ahdım olsun, dileklerimi eksiksiz yerine getirirse
tam bu yukarda bahsettiğim şekilde uğurlarım 2012'yi.
peşin peşin şımarıklık beklemesin benden.


notella:
ataletim, bloğa yazınca oluyor demiş diye yazıyorum
şimdiye kadar verdiklerinden beğendiklerimin tamamıyla, daha vermediklerinden en güzel olanların hepsini istiyorum 2012'den. (senin derdin bu saklambaç. net olamıyorsun!)
ısrarla istiyorum.
hadi bakalım.
8)

19 Aralık 2011 Pazartesi

mahrem mevzular

aile bireylerinin mahrem mevzuları ortalıkta anlatılmaz ama...
burası ortalık mı ki?
yüzbin milyon izleyicisi olan gizemli bir blogger olmadığıma göre gayet aile içinde sayılmaz mıyım?
evet.
o halde buyrun:

cumartesi günü bizim kız -afedersiniz- azdı.
cumartesi günü tam olarak 5. ayını bitirmişti kendisi.
aldığımız kadın "17 Temmuz'da doğdu" dediydi zira.
cumartesi 17 Aralık.
tas tamam 5 ay.

zaten bi çenesi düşmüştü akşamdan beri.
ama öyle "bana koca bulun" lafları etmiyordu da, daha ziyade bi sohbet havasında söylenmeler falan.
evde yalnız kalıyor ya, anlatacakları birikti zaar diye bakıyordum olaya.
-kuş gördüm
-biblo kırdım
-senin yüzüğü halının altına tıktım, gibi şeyler.
ne bileyim derdinin başka olduğunu.

cumartesi günü öğleden sonraydı, artık şüpheye yer bırakmayacak biçimde ilan etti koca isteğini.
ppfff.. 8(
o "maauuvv"lar,
o "tövbesstağfurullah" dedirtecek haller..

sel'e mesaj yazdım
"müjdeler olsun, kızın azdı" diye
"benim öyle kızım yok" dedi
8))

o her ne kadar kendisini inkar etse de,
kız ona iyice sempati duymaya başladı.
gidip ona sürünüyor.
"e erkeksin nihayetinde" şeklindeki açıklamamı açılmış gözlerle dinleyen sel, kendini kedinin namusundan sorumlu hissetmiyor olacak ki "karşı komşunun kedisi erkekti" diye aklına gelen -kendince-harika fikri benimle paylaşmakta bi beis görmedi.
e yok artık!

ailemizde benzer bir tecrübeyi yaşayan var allahtan (burada "allahtan" demek bi yakışıksız mı oldu ne?)
fundamı aradım.
-Fundacıımm.. kız azdı!
-ayyy tüüh..çok erken daha, çıtır gibi işte, dedi.
-e ne yapaciz, hani bi ilaç vardı neydi adı?

ilacı vermekten başka çare olmayınca pazar günü nöbetçi eczane aradık.
sel'in "yemeğine şap katsak" şeklindeki sivri fikrine paralel olarak, yemeğine ilaç kattık.
yavrucum "oohh.. yaş mama" diye yalana yalana yediği yemeğin içindeki ilacın etkisini mi gördü, yoksa yorgunluk mu çöktü üstüne bilmem ama, akşam rahattı çok şükür.

akşam eve gittiğimizde ne şekil bi kedi ile karşılaşacağız bakalım.
birkaç ay daha dursaydı edepli edepli...
ppff..

9 Aralık 2011 Cuma

elâlemin kadını....

eskiden olsa eve gittim, işe geldim, şunu yedim, bunu yaptım diye; toplasan anlatacak 3 cümleyi bulmayacak konularda uzun uzun bi yazı döşenirdim ki, gören baya bi maceralı, doludolu yaşıyorum sansa yeriydi.
yazıkıran diye bi illete mi tutuldum ne oldu bilmiyorum
yazmıyorum
yazasım olmuyor çoğu zaman
daha kötüsü de yazasım olduğunda da üşenir hale geldim
bunun şöyle bir kötü tarafı oldu.
yazınca olur olmaz her şeyi
tüm o zamanların fotoğrafını çekmişim de albüme koymuşum gibi
yani öyle bir "anlar arşivi"m oluşmuş gibi oluyordu
seviyordum sonra resim bakar gibi yazı bakmayı
hatırlayıp güldüğüm şeyler oluyordu ki yazmasam kaybolur giderdi.

şimdi
geçen gün yolda giderken komik bir şey oldu
(bir tiyatro oyunu mu bu, film miydi?)
iş yerinde kızlara, mail yoluyla anneme, kısçeye falan anlattım da
gelip buraya anlatmamış olmayı
kayıtlara geçsin diye yazmamış olmayı yakıştıramadım kendime
sizin neyiniz eksik, değil mi ama 8)

şimdi şöyle:
geçen akşam iş çıkışı sel ile eve gitmeden önce bahçeli'ye gidip bişeyler yiyelim dedik
-evde yemek yok
ama fazla da gecikmeyelim dedik
-evde kedi var
gittik, acele acele bişeyler yedik, kalktık.
arabaya doğru hızlı adım yürüyoruz.
bir yandan da zıtlaşıyoruz.
konu:
hafta sonu sel'lerin bir akraba düğünü var
ben de ne giysem sorusuna "annemden kalan mor elbise" yanıtı vermek üzereyim
elbiseyi belki de hiç giymedim sel ile birlikte
o yüzden ben "mor elbise" diyince hatırlamadı
hatırlatmaya çalıştım:
annemin gençliğinden kalan, mor, böyle boğazlı, oyuk kollu, dar, arkadan fermuarlı....
hani tok bir kumaşı var, kendinden kabartma desenli..
yok hatırlamadı
kısa! dedim.
-ne kadar kısa?
-kısa işte. baya kısa. annemin gençliğinden kalan diyorum, o kadar kısa işte (annemler gençliklerinde tunikleri elbise diye giyiyormuş zaten, etekler el kadar, elbiseler neredeyse gömlek uzunluğunda)
-görmem lazım hatırlamıyorum, çok kısaysa olmaz bizim akrabaların arasına, dedi sel.
o olmaz diyince ben elbiseye iyice sahip çıktım
-giyerim ben bana ne
-görmem lazııııımmm.. çok kısaysa olmaz oraya.
-evet çok kısa
-ya kuzu, yakışık almaz o kadar kısaysa..
-eeehh.. çok da fifi!

affınıza sığınırım canım okuyucu
ama bi şımarma mı geldi üstüme nedir, öyle dedim:
-çok da fifi!

-cık cık cııığğkk.. ne kadar terbiyesizsin, dedi sel.
-kim, ben mi, a-ah niye be, fifi terbiyesiz bi kelime mi ki? küçük, sevimli bi köpecik adı.

şimdi biz yolda acele acele yürüyoruz ya,
bi yandan sel beni kınıyor, cık cık cık... terbiyesiz! diye
bi yandan da ben lafımı savunuyorum.
-çok: nicelik bildiren bir kelime; da: bağlaç; fifi: kucak köpeklerine verilen sosyetik bir isim, diye açıklama yapıyorum ki terbiyesiz lafını geri alsın.
ama bana bi gülme geldi, kahkaha atar haldeyim.

derken,
karşımızdan gelen bir kadın bi anda yavaşladı, önümüze doğru hamle yaptı, sel'in mi, benim mi önünü keseceğine emin olamaz hallerde sağa sola adımlayarak... geldi önümde durdu.
o durdu
ben durdum
sel durdu
bir iki saniye bakıştık.
sonra o "merhaba" dedi
merhaba? dedim, çünkü ilk merhabanın tonu bişey soracakmış merhabası gibi değil. beni tanımadınız mı merhabası gibi. sel tanıyor herhalde diye düşündüm. ama sel suskun.
gözümün içine baktı yine birkaç saniye. ay ama bi uzun ki o boş saniyeler.
-benimle bi bira içer misiniz?  dedi. "size bi bira ısmarlayabilir miyim?"
ay üstüme iyilik sağlık!
kimsin kadın!
ben sadece "eeeğğğğıı..." gibi bi boşluk doldurma sesi çıkarttım, zira ne diyeceğimi şaşırdım.
sel zaten hepten suskun, kadına bakıyor.
-nooooğğluurr.. benimle bi bira için, size bi bira ısmarlıyım ha, lütfeeğğnn" diye ısrar etmeye başladı kadın.
-aaa.. yok, çok teşekkürler, bizim biraz acelemiz var da... (ben de olayı gayet mantıklı bulmuşum gibi "neden" demiyorum hiç, kırk yıllık arkadaşa mazeret bildiriyorum sanki)
-yaaaaa! kabul etmiyorum, noolur, noolur.. ayarlayın işinizi! hadiiii...
-yok, gerçekten, zaten geç kaldık biz, eve gidiyorduk.
-yaaa. bi biraa, çok sevdim ben sizi lütfen, o kadar güzel gülüyordunuz ki, bayıldım bayıldım, benimle bi bira için, noğğluur"
sel araya girdi:
-çok teşekkür ederiz nazik teklifiniz için, gerçekten. ama bekleyenimiz var....
(kedi demedik kadına, "bekleyenimiz var" dedik. kedi desek, kadın paçaya yapışıp, yine de bırakmayacak gibiydi.)
-ama telefon edin, ayarlayın! yapabilirsiniz, hadiii.... (kedi demediğimiz burdan belli zaten, telefon edip ayarlayın diyor kadın, bende makaralar zaten gevşek, iyice gülme geliyor)
-valla imkan yok, çok geciktik zaten
-kabul etmiyorum, lütfenn. hadi, bi bira. siz berabersiniz, ben yalnızım, çok güzel eğleniyordunuz, böyle insanlar yok etrafta, ben bayıldım size, gülmenize.... lüüütfeenn, kırmayın beni.
ay valla böyle
dakikalar oldu, kadın sanırsın senelerdir izini kaybettiği akrabasını bulmuş, öyle yalvarıyor. bayılmışmış bize, çok güzel gülüyormuşuz, dikkatini çekmiş, eğlenceliymişiz, bize katılsınmış, bira ısmarlasınmış....
olacak gibi değil,kestirip attım:
-başka sefer inşallah, bu sefer gerçekten imkan yok.
8))) anacım neyin başka seferi, kadın kim, nerden geldi, nereye gidiyor belli değil. hangi başka sefer?
ama dedim.
en kibar ve terbiyeli (bana terbiyesiz diyenler utansın!) halimle:
-başka sefere inşallah, dedim.

kadını öyle üzüntülü, hayal kırıklığına uğramış, hatta küsmüs diyeceğim bir halde yolun ortasında bırakıp (elâlemin kadını ama.. insan yine de bırakıp giderken bi mahcubiyet hissediyor) koşar adım uzaklaştık.

ve
evde kedi bekliyor olmasaydı gerçekten de kadının teklifini kabul ederdik, evet.
eh ne diyelim.
kısmet!
8)

19 Ekim 2011 Çarşamba

...

buraya not düşmek için yazıyorum sadece

26 şehit (en az)
22 yaralı (en az)
bıçak-kemik-sözünbittiğiyer-intikam-bağrataş-hainlik-sorulacakhesap- ödetilecekbedel-ateş-düştüğüyer
sadece gözyaşı
sadece acı

unutmamız ne kadar sürecek bakalım
ne kadar yazık.

18 Ekim 2011 Salı

eğlence...

iş yerindeki parlak gözlü oğlan çocuğu beni çay alırken mutfakta, koridorda, bahçede vs. görünce bi seviniyor ki. gözleri parlıyor iyice 8)
artık "nasılsın" demeye de cesareti var.
her hafta iki-üç kelime eklese, sene sonuna doğru aşkımız epey mesafe kat etmiş olabilir.

valla bişey yaptığım yok.
karşılaşınca mahcup bir ifade ile tebessüm ediyorum sadece.
iş yeri etiğine aykırı bir tek davranışta bulunmadım.
kendi kendime eğleniyorum.
8)

yenikedi

yeni bi kedi var ya artık hayatımızda...
yeni kedi huylarıyla da tanışıyorum.

1. yorgan altı kedileri diye bir tarikat falan mı var acaba kedi dünyasında? fundamın çıtır sayesinde tanışmıştık ilk örneği ile. geceleri yatakta yorganın içinde, bacaklarının arasında uyur o.
bu da o cins çıktı. muhakkak yorganın altına giriyor, karnımın ya da bacaklarımın hizasında bir yerlere yerleşip uyuyor. nasıl nefes alıyor, boğulma ihtimali var mı hiç bilmiyorum. alışık olmadığım için tedirginim. çerçey yorgan üstünde ayak ucunda en uygun yerde ve biçimde yatardı hep.

2. çerçey de yavruydu hayatımıza girdiğinde. dolayısıyla "yavru kedi" diye anlamlandırabileceğimden farklı bir enerjisi var. çok yaramaz galiba. adını "musallat" koysak olurmuş. her şeye, ama HER şeye musallat oluyor. yaptığım işe, örgüye, yemeğe... akla ne gelirse. her şeye atlıyor. şımarık galiba biraz, ama edepsiz diyemem. öyle şirret bir tavır görmedim ama, çok fazla hareketli.

3. aşırı yiyor. kendi mamaları dışında ben ne yersem yiyor. bu "ne" nin içinde sebzelerden ekmeğe,  salatadan meyva'ya, çekirdekten her türlü abur cubura kadar ağza atılacak HER şey var. elimle kolumla, ayağımla dizimle ittirmem işe yaramıyor. yere serdiğim bir gazete kağıdının üstüne sebze yemeği, yoğurt, domates dilimi, ve ekmeği sanki bir tepsi hazırlar gibi sıralıyorum, benim 3. lokmamda o hepsini temizleyip bana musallat olmaya başlamış oluyor. üstüne mandalinadan elmaya, eriğe, armuta... bütün meyvaları da beraber yiyoruz. arkasından birlikte çekirdek çitliyoruz. bardağımdan da su içince, artık tokatlayasım geldi ama!

4. akıllı. bakarak öğrenmeye çalışıyor ve anlamak için izlediği çok belli. oldukça akıllı olacak gibi, evet.

5. sevecen. öpmeye, yalamaya çok meraklı. kucağına alınca yüzünü, severken elini kolunu, otururken yatarken ayağını bacağını yalamaya bayılıyor. beni çok pis bulduğu için temizlemeye gayret ediyor değilse, sevecen bi tip demektir.

bu yeni hal ve tavırlara rağmen ona sürekli "çeeeeerrçeeeyy" diye seslenmek istiyorum. henüz içimde öyle bir sevgi oluşmuş değil tabi ki. 
birbirimize alışıyoruz.

böyle.

17 Ekim 2011 Pazartesi

tavuk



seviyorum kendisini 8)
"haydi, haydi eller..." derken beraber karşılıklı göbek falan atarım.
solo albümünü alır mıyım bilmiyorum, zira mimiklerine hastayım en çok.
onları görmem lazım.
bana misafirliğe gelsin, yatıya kalsın 8)