ahım tuttu herhal.
benim de pek bişeyim tutmaz ama
tutacağı varmış demek ki.
sahipsiz çıktı o yımırtalar.
geleni-gideni-soranı-üstüne oturanı yok.
bu saatten sonra da ben alıp üstüne oturamayacağıma göre
işleri bitti!
demek hakikaten istenmeyen yumurtaydı bu.
süpriz yumurta 8)
gidip kafe tuvaletinde doğuran kadınlar gibi
uçarken bi anda yumurtlayası geldi kadının-ki kadın dediğim güvercin.
bizim pis balkon dikkatini çekti,
yumurtladı gitti.
öbürü de artık başka bi cins belli ki.
bu sahipsiz yumurtayı gören başka bi gariban kuş da cami avlusu mantığıyla geldi, kendi yumurtasını bıraktı gitti.
başka mantıklı bi açıklama bulamadım ben.
olsa olsa böyle olmuştur.
o kadar söylendim, vay pisliktir, vay şudur budur diye ama
sahipsiz o yavrucaklar da pek dokundu bana şimdi.
çerçöpün üstünde yanyana duran terkedilmiş iki kader ortağı...
yazık yaavv..
10 Haziran 2010 Perşembe
9 Haziran 2010 Çarşamba
görmemişin puanı olmuş....
şimdi bizim maaşlarımız bankaya yatıyor ya,
şirket anlaştığı bankayı değiştirmiş
o bankaya değil öbürüne yatacak artık dediler.
bu vesileyle de banka, arayıp bulamadığı kredi kartı kakalama avantajını elde etmiş oldu tabi.
dediler ki bize kredi kartı da gelecek o bankadan.
puan da yükleyecekler.
istemeyenler varsa da artık puanı falan kullanıp iptal ettirsin.
kendim şahsen zaten bundan 5 sene önceye kadar kredi kartı sahibi de olmamış, olduktan sonra da tek kartla yetinip, başka bir kart almamış bir insanım.
bi tane kartım var.
dı, yani.
şimdi bu banka değişimi sebebiyle bi tane daha ittirdiler.
iyi dedim.
madem puan yükleyecekler, çorap morap alırım ben onla, sonra da kullanmam.
5 lera mı yüklerler 10 lera mı bilemedim tabi.
olsun, bi çorap parası olur herhal dedimdi.
şimdi giriş bölümü böyle.
neyin giriş bölümü mü?
şeyin işte, ben bi "tüketim çılgını olma, her beğendiğini alma" psikolojisine girmeye niyet ettim de, o neden oldu onu anlatmaya çalışıyorum.
benim bu 5-10 lira canıma minnet diye baktığım puan olayında meğer daha büyük rakamlar söz konusuymuş.
ne bileyim ben, şimdiye kadar bi sürü banka değiştirdik hiç birinde bi kuruş hoşgeldin parası görmediydik.
bu canım ciğerim bankam meğer bizlere bir çorap parası değil, bi-iki üstbaş parası edecek kadar puan yatırmış.
şimdi biz o puanları görünce ağzımız kulaklarımızla fiyonk oldu.
beklemiyoruz ya.
alllaaaaa... havadan para! harcarım ben bunu hemencecik oh oh oh... moduna girdik.
mutluyuz mesuduz.
gelgelelim,
bütün bir hafta sonu çarşıpazar, alışveriş merkezi, cadde sokak dolaştık.
dolaştık...
ben bişey alamadım iyi mi!
ay alamıyorum!
hayır param var harcamaya niyetlendiğim,
gayretim de var
konsantrasyonum da tam
ama olmuyor!
ona bakıyorum: "amaan ne gerek var"
buna bakıyorum "ay eder mi o kadar para!"
berikini elliyorum: "e ben bunu sosyeteden falan alırım ki.."
ötekine gidiyorum: "cık! etmez!"
alamadım.
ala ala sel kişisine bi keten gömlek aldık, o!
ha bi de küçük bi kitap rafı.
8)
gözün tok dedi sel bana.
ama alasım var, dedim.
ama karakterin elvermiyor fuzuli para harcamaya dedi.
neyse işte, puanlar kaçmıyor ya,
beğendiğim bişey çıkar, alırım elbet dedim.
dedim de,
havadan gelen puanları ilk görüp de "alllaaaaa... tüketiiiiimmmm.." diye ani bir şuursuzlaşma yaşama evresi kısa sürüyormuş.
ben de öyle oldu ya da.
misal dün sel'in işinin bitmesini beklerken dolaştığım çarşı-pazar bölgesinde pek de hoşuma giden uup uuuzun bir kot elbise buldum.
cüce bir kimse olduğumdan, bu uzun elbiseyi uzuun topuklu ayakkaplarla giyerek çevre üzerinde ilüzyon yaratırım, selvi gibi görünürüm diyerek de pek hoşlandım.
fiyatını sordum, ucuzcu bi yerdi zaten, e puanlarım da yetiyor.
ama alamadım.
valla alamadım!
zira içimdeki tutumlu saklambaç "len eder mi ki bu elbise bu kadar" diye karşı atak yaptı.
dış saklambaç "ama puaaann.. "diye savunmaya geçecekti ki
iç saklambaç "kızım o da para değil mi, puan muan, bi bak, dolaş, daha ucuzunu bulursan ya" diye susturdu onu.
tartışmayı uzatmadım.
cebimde puanlarla çıktım tükkandan.
sonra sel'le buluşunca, ondan medet umdum.
elbiseyi gösteririm, fiyatı da söylerim
o da "yav, var işte paran, güzelmiş, al hadi" diye ısrar eder dedim ama
sel kişisinin kocalık yapacağı tuttu:
"bu straplez ama!" dedi.
değil.
straplez!
ya işte boyundan bağı var bak.
straplez!
ama vazgeçmedim.
hafta sonu annemle mi çıksam acaba?
alsam mı düz renk bi uzun elbise?
puanım var yaaaa....
şirket anlaştığı bankayı değiştirmiş
o bankaya değil öbürüne yatacak artık dediler.
bu vesileyle de banka, arayıp bulamadığı kredi kartı kakalama avantajını elde etmiş oldu tabi.
dediler ki bize kredi kartı da gelecek o bankadan.
puan da yükleyecekler.
istemeyenler varsa da artık puanı falan kullanıp iptal ettirsin.
kendim şahsen zaten bundan 5 sene önceye kadar kredi kartı sahibi de olmamış, olduktan sonra da tek kartla yetinip, başka bir kart almamış bir insanım.
bi tane kartım var.
dı, yani.
şimdi bu banka değişimi sebebiyle bi tane daha ittirdiler.
iyi dedim.
madem puan yükleyecekler, çorap morap alırım ben onla, sonra da kullanmam.
5 lera mı yüklerler 10 lera mı bilemedim tabi.
olsun, bi çorap parası olur herhal dedimdi.
şimdi giriş bölümü böyle.
neyin giriş bölümü mü?
şeyin işte, ben bi "tüketim çılgını olma, her beğendiğini alma" psikolojisine girmeye niyet ettim de, o neden oldu onu anlatmaya çalışıyorum.
benim bu 5-10 lira canıma minnet diye baktığım puan olayında meğer daha büyük rakamlar söz konusuymuş.
ne bileyim ben, şimdiye kadar bi sürü banka değiştirdik hiç birinde bi kuruş hoşgeldin parası görmediydik.
bu canım ciğerim bankam meğer bizlere bir çorap parası değil, bi-iki üstbaş parası edecek kadar puan yatırmış.
şimdi biz o puanları görünce ağzımız kulaklarımızla fiyonk oldu.
beklemiyoruz ya.
alllaaaaa... havadan para! harcarım ben bunu hemencecik oh oh oh... moduna girdik.
mutluyuz mesuduz.
gelgelelim,
bütün bir hafta sonu çarşıpazar, alışveriş merkezi, cadde sokak dolaştık.
dolaştık...
ben bişey alamadım iyi mi!
ay alamıyorum!
hayır param var harcamaya niyetlendiğim,
gayretim de var
konsantrasyonum da tam
ama olmuyor!
ona bakıyorum: "amaan ne gerek var"
buna bakıyorum "ay eder mi o kadar para!"
berikini elliyorum: "e ben bunu sosyeteden falan alırım ki.."
ötekine gidiyorum: "cık! etmez!"
alamadım.
ala ala sel kişisine bi keten gömlek aldık, o!
ha bi de küçük bi kitap rafı.
8)
gözün tok dedi sel bana.
ama alasım var, dedim.
ama karakterin elvermiyor fuzuli para harcamaya dedi.
neyse işte, puanlar kaçmıyor ya,
beğendiğim bişey çıkar, alırım elbet dedim.
dedim de,
havadan gelen puanları ilk görüp de "alllaaaaa... tüketiiiiimmmm.." diye ani bir şuursuzlaşma yaşama evresi kısa sürüyormuş.
ben de öyle oldu ya da.
misal dün sel'in işinin bitmesini beklerken dolaştığım çarşı-pazar bölgesinde pek de hoşuma giden uup uuuzun bir kot elbise buldum.
cüce bir kimse olduğumdan, bu uzun elbiseyi uzuun topuklu ayakkaplarla giyerek çevre üzerinde ilüzyon yaratırım, selvi gibi görünürüm diyerek de pek hoşlandım.
fiyatını sordum, ucuzcu bi yerdi zaten, e puanlarım da yetiyor.
ama alamadım.
valla alamadım!
zira içimdeki tutumlu saklambaç "len eder mi ki bu elbise bu kadar" diye karşı atak yaptı.
dış saklambaç "ama puaaann.. "diye savunmaya geçecekti ki
iç saklambaç "kızım o da para değil mi, puan muan, bi bak, dolaş, daha ucuzunu bulursan ya" diye susturdu onu.
tartışmayı uzatmadım.
cebimde puanlarla çıktım tükkandan.
sonra sel'le buluşunca, ondan medet umdum.
elbiseyi gösteririm, fiyatı da söylerim
o da "yav, var işte paran, güzelmiş, al hadi" diye ısrar eder dedim ama
sel kişisinin kocalık yapacağı tuttu:
"bu straplez ama!" dedi.
değil.
straplez!
ya işte boyundan bağı var bak.
straplez!
ama vazgeçmedim.
hafta sonu annemle mi çıksam acaba?
alsam mı düz renk bi uzun elbise?
puanım var yaaaa....
8 Haziran 2010 Salı
pişiririm çocuklarınızı!! Yeter bee!
evet ağırdan aldım.
ağırdan aldık yani.
sel ağırdan aldı daha doğrusu.
mutfak balkonunu diyorum.
güvercinlerin evini yani.
temizleyemedik pazar günü.
sel temizlerim ben demişti, girişemedik.
zaten yağmurdan-doludan fırsat da olmazdı ama evde de değildik.
akşam gibi bir sabaha uyanıp, akşam yemeği yer gibi ışık açarak kahvaltı ettikten sonra dışarı attık kendimizi.
hava soğuk değil, deli gibi yağmur da var, kaçırmayalım istedik.
hem alıştırverişir, mal-para takası falan da lazım..
balkon kaldı öyle.
kaçmıyordu ya.
yaaaa...
yaaa..
balkon kaçmadı kaçmasına da,
ne ara görüşüp anlaştılarsa
yeni kiracılar damlamış.
kabus gibi yaaaa!!
öbürlerinin yapıp bıraktığı yuvada, bu sabah 2 yumurta vardı.
lan belamısınız olm!!!
ne ara geldin, ne ara çıkarttın o yuvarlakları len!
ne bu!
yumurtalardan biri normal güvercin yumurtası
diğeri bıldırcın yumurtası mıdır nedir, o boyda.
ne biçim, ne çirkin ilişkiler bunlar!
kimden o yumurta!
kimsiniiiz!!!
ay deli olacin.
yo valla bu sefer izin yok.
sel "tamam temizleriz balkonu, o kısma dokunmayalım, gerisini temizleyelim, artık oturacaksa otursun" dedi.
oh ne ala
balkonu arz ettiğimiz gibi, bi de hijyenlerini de sağlayalım!
sebep?
sıçıp batırdıkları balkon, yeni kabahatlere hazır duruma gelsin!
üf beee.
bak, buradan yerel basın aracılığı ile sana sesleniyorum güvercin alemi.
sözüm sana!
kimden peydahladığın belli olmayan o 1.5 yumurtayı kırar yerim, o yuva yerine de sahanı bırakırım ki bir sonraki sefere zahmet olmasın.
yeter ya!
yeter ama!
ağırdan aldık yani.
sel ağırdan aldı daha doğrusu.
mutfak balkonunu diyorum.
güvercinlerin evini yani.
temizleyemedik pazar günü.
sel temizlerim ben demişti, girişemedik.
zaten yağmurdan-doludan fırsat da olmazdı ama evde de değildik.
akşam gibi bir sabaha uyanıp, akşam yemeği yer gibi ışık açarak kahvaltı ettikten sonra dışarı attık kendimizi.
hava soğuk değil, deli gibi yağmur da var, kaçırmayalım istedik.
hem alıştırverişir, mal-para takası falan da lazım..
balkon kaldı öyle.
kaçmıyordu ya.
yaaaa...
yaaa..
balkon kaçmadı kaçmasına da,
ne ara görüşüp anlaştılarsa
yeni kiracılar damlamış.
kabus gibi yaaaa!!
öbürlerinin yapıp bıraktığı yuvada, bu sabah 2 yumurta vardı.
lan belamısınız olm!!!
ne ara geldin, ne ara çıkarttın o yuvarlakları len!
ne bu!
yumurtalardan biri normal güvercin yumurtası
diğeri bıldırcın yumurtası mıdır nedir, o boyda.
ne biçim, ne çirkin ilişkiler bunlar!
kimden o yumurta!
kimsiniiiz!!!
ay deli olacin.
yo valla bu sefer izin yok.
sel "tamam temizleriz balkonu, o kısma dokunmayalım, gerisini temizleyelim, artık oturacaksa otursun" dedi.
oh ne ala
balkonu arz ettiğimiz gibi, bi de hijyenlerini de sağlayalım!
sebep?
sıçıp batırdıkları balkon, yeni kabahatlere hazır duruma gelsin!
üf beee.
bak, buradan yerel basın aracılığı ile sana sesleniyorum güvercin alemi.
sözüm sana!
kimden peydahladığın belli olmayan o 1.5 yumurtayı kırar yerim, o yuva yerine de sahanı bırakırım ki bir sonraki sefere zahmet olmasın.
yeter ya!
yeter ama!
4 Haziran 2010 Cuma
evsel durumlar
fena gitmiyorum.
çekmeceler, baharat dolabı ve balkon temizliği tamamdır
balkona masa da aldık.
perdeler de yıkandı, asıldı.
sel perdeleri söküp çıkartırken, sonra da asarken benim rahat rahat tv karşısında oturuyor olmam, işlerin içeriği konusunda biraz şüphe yarattı onda tabi.
bütün işleri listeledim, hepsi bitecek diye dolanıp duran ve
perdeleri sök
perdeleri as
gel çekmeceleri beraber temizleyelim
hadi balkonu yıkamama yardım et
masa almamız lazım
sel şu saksıları değiştir, falan diyip duruyorum.
-tek başına yapacağın bir iş var mı listede? diye sordu haklı olarak.
listeyi tek başıma yaptım ya, daha ne!
mutfak balkonundaki yavru güvercinlerden biri 3 gün önce uçtu.
zaten o diğerinden önce yumurtlanmıştı, ve daha iriydi.
tam manasıyla güvercin olmayı başaramamış, henüz güverCİK kıvamındaki diğer bebe ise bana dert oldu.
zaten annesi her geldiğinde, büyük olan, kadını işgal edip tekeline alıyordu, bu salak civ civ diye boşa geziniyordu ortada.
büyük yavrunun uçmayı başarıp bunun tek başına pislik içindeki balkonda mahsur kaldığını fark ettiğimde telaşa kapıldım: ya annesi artık gelmezse de bu aç bilaç ölüp giderse burada?
ekmek kırıntısı, bulgur mulgur atıp su da koyuyordum balkona ama, öyle sanıyorum yemeyi beceremiyordu.
dedim ya dert oldu bana.
bir yandan da aileye güvenmek istiyorum, çocuklarını bırakmazlar diye.
zaten görüp görülebilecek en aşk dolu çiftti bunların anne babası.
yahu saatlerce pencere önünde öpüşülüp koklaşılır mı!
boynunu didikle, ensesini ayıkla, gagasını gıdıkla.....
pes!
neyse uzatmayayım.
galiba dün bizim güvercik de uçmuş.
yok balkonda.
bakabildiğim kadar baktım, görmedim.
bakabildiğim kadar diyorum zira balkona tam manasıyla çıkabilmek mümkün değil, pislik tahmin edebileceğinizden fazla.
parmak ucuyla bulabildiğim en makul yere basıp, kapı kenarına da tutunup, olabildiğince uzanıp kontrol ettim sağı solu, yok.
bişeylerin altında falan ölüp kalmamıştır di mi?
hayır o çelimsiz haliyle uçmayı başarmış olabilmesine de hayret ediyorum ama
birilerinin bunu kaçırmış olması daha az bir ihtimal olduğundan
uçup gittiğine inanmak istiyorum.
bu sabah kalkar kalkmaz yine baktım.
zira büyük kardeş uçup gittikten sonra bile kahvaltı için geri gelmişti balkona.
onu kardeşinin yanında otururken görünce nasıl sevindim, yalnızlıktan kurtuldu bizim güvercik diye.
kardeşi de takdir ettim.
daha önce "bana bak, senin edepsizliğin, cevvalliğin yüzünden bu ölür giderse, and olsun bulurum seni, vururum ona göre" diye göz dağı vermiştim kendisine.
hatta resmini çekip "aha da artık bi yere kaçaman, resmin var elimde" diye korkutmuştum.
işe yaramış olacak, kardeşinin yanında oturmuşken gördüm sonra işte.
çok sevinmiştim.
ama bu sabah yoklardı.
hiçbiri.
balkonun yanındaki pencerede 3 güvercin gördüm sonra.
anne-baba ve büyük kardeş olabilir ama, bizim ufaklık yoktu.
8(
ay nerde bu hayvan yaa, bi görsem rahatlıycam.
pirinç paketinden çıkan 2 dobirik kurdu özenle bardağa atıp, sonra bu yesin diye balkona bırakmış insanım ben.
sorumluluk hissediyorum tabi bir miktar
8)
çekmeceler, baharat dolabı ve balkon temizliği tamamdır
balkona masa da aldık.
perdeler de yıkandı, asıldı.
sel perdeleri söküp çıkartırken, sonra da asarken benim rahat rahat tv karşısında oturuyor olmam, işlerin içeriği konusunda biraz şüphe yarattı onda tabi.
bütün işleri listeledim, hepsi bitecek diye dolanıp duran ve
perdeleri sök
perdeleri as
gel çekmeceleri beraber temizleyelim
hadi balkonu yıkamama yardım et
masa almamız lazım
sel şu saksıları değiştir, falan diyip duruyorum.
-tek başına yapacağın bir iş var mı listede? diye sordu haklı olarak.
listeyi tek başıma yaptım ya, daha ne!
mutfak balkonundaki yavru güvercinlerden biri 3 gün önce uçtu.
zaten o diğerinden önce yumurtlanmıştı, ve daha iriydi.
tam manasıyla güvercin olmayı başaramamış, henüz güverCİK kıvamındaki diğer bebe ise bana dert oldu.
zaten annesi her geldiğinde, büyük olan, kadını işgal edip tekeline alıyordu, bu salak civ civ diye boşa geziniyordu ortada.
büyük yavrunun uçmayı başarıp bunun tek başına pislik içindeki balkonda mahsur kaldığını fark ettiğimde telaşa kapıldım: ya annesi artık gelmezse de bu aç bilaç ölüp giderse burada?
ekmek kırıntısı, bulgur mulgur atıp su da koyuyordum balkona ama, öyle sanıyorum yemeyi beceremiyordu.
dedim ya dert oldu bana.
bir yandan da aileye güvenmek istiyorum, çocuklarını bırakmazlar diye.
zaten görüp görülebilecek en aşk dolu çiftti bunların anne babası.
yahu saatlerce pencere önünde öpüşülüp koklaşılır mı!
boynunu didikle, ensesini ayıkla, gagasını gıdıkla.....
pes!
neyse uzatmayayım.
galiba dün bizim güvercik de uçmuş.
yok balkonda.
bakabildiğim kadar baktım, görmedim.
bakabildiğim kadar diyorum zira balkona tam manasıyla çıkabilmek mümkün değil, pislik tahmin edebileceğinizden fazla.
parmak ucuyla bulabildiğim en makul yere basıp, kapı kenarına da tutunup, olabildiğince uzanıp kontrol ettim sağı solu, yok.
bişeylerin altında falan ölüp kalmamıştır di mi?
hayır o çelimsiz haliyle uçmayı başarmış olabilmesine de hayret ediyorum ama
birilerinin bunu kaçırmış olması daha az bir ihtimal olduğundan
uçup gittiğine inanmak istiyorum.
bu sabah kalkar kalkmaz yine baktım.
zira büyük kardeş uçup gittikten sonra bile kahvaltı için geri gelmişti balkona.
onu kardeşinin yanında otururken görünce nasıl sevindim, yalnızlıktan kurtuldu bizim güvercik diye.
kardeşi de takdir ettim.
daha önce "bana bak, senin edepsizliğin, cevvalliğin yüzünden bu ölür giderse, and olsun bulurum seni, vururum ona göre" diye göz dağı vermiştim kendisine.
hatta resmini çekip "aha da artık bi yere kaçaman, resmin var elimde" diye korkutmuştum.
işe yaramış olacak, kardeşinin yanında oturmuşken gördüm sonra işte.
çok sevinmiştim.
ama bu sabah yoklardı.
hiçbiri.
balkonun yanındaki pencerede 3 güvercin gördüm sonra.
anne-baba ve büyük kardeş olabilir ama, bizim ufaklık yoktu.
8(
ay nerde bu hayvan yaa, bi görsem rahatlıycam.
pirinç paketinden çıkan 2 dobirik kurdu özenle bardağa atıp, sonra bu yesin diye balkona bırakmış insanım ben.
sorumluluk hissediyorum tabi bir miktar
8)
27 Mayıs 2010 Perşembe
kitap dediğin yorulur mu?
her yerden kitap alabilme potansiyelim var.
bu her yer içinde bilimum havalı kitapçılar,
internette kitapyurdu,
gittigidiyor gibi ikinci el satan yerler,
sahaflar,
ve hatta ayıptır söylemesi korsancılar da var.
zamanında kütüphanelerden almışlığım da olmuştu.
ama tüm bu kitap haşırneşirliği içinde hiç bir kitabın bana yorgunum diye dert yandığını duymadım, şahit olmadım.
dile gelemiyor olmalarının da payı var tabi bunda.
ama işte her neyse, hiç bi zaman yorgunum, vay nefesim kesildi, oram buram ağrıyor demez bu kitap milleti.
gel gelelim,
ikinci el jargonu mudur nedir,
gitti gidiyordan kitap ararken karşıma sürekli bu ifade çıkıyor:
kondisyonu iyi
kondisyonu kötü
yorgun!
hadi kondisyonu anladım
her ne kadar bana gayet fiziksel aktivite gücünü, dayanıklılığı falan çağrıştırsa da
nihayetinde durum manasında kullanılmasını mantıklı buluyorum
ama
yorgun ne kardeşim!!
eski diyince bozuluyor mu bu kitap denen şey.
yaşlı de o vakit.
ihtiyar de.
ne bileyim olgun de, bişey de...
ama yorgun niye diyorsun.
okunmanın kitap üstünde yorucu bir eylem olduğu mu ifade edilmeye çalışıyor?
kaç kişi okuduysa o kadar mı yoruluyor kitap?
sesli okununca daha mı yoruluyor misal?
yatık durduysa iyi de, kitaplıkta dik vaziyette kaldıysa mı takati tükeniyor?
yatakta bıraksan geceden, dinlenme şansı da yok ki bunun.
e yorgun ne o zaman?
yok valla anlamıyorum.
saygıdan mı, sevgiden mi, adetten mi bilmem ama
kitaba "yorgun" diyemiyorum.
not olamayacak kadar alakasız bir diğer konu:
böyle diz boyu, belleri sımsıkı oturan geniş eteklerin altına kabarık jüponlar giymek moda olsun. kat kat kabarık kabarık dursunlar. kırmızı rujlar sürelim, uzun kirpiklerimizi açıp kapatalım istiyorum. moda dünyasına seslenmek istiyorum burdan:
belim kalınlaşıp da, yanlarımda can simidi olmadan
yaşına başına uymuş mu hiç, cık cık cık diye kınanacak hale gelmeden
kırmızı ruj sürebiliyor, yüksek topuklu ayakkabı giyebiliyorken
yani henüz vakit varken
lütfen o modayı geri getirebilir misiniz?
hem düşük bel sayesinde iyice kalınlaşan bellere korse satmak yoluyla yeni bir tüketim ekonomisi de oluşur, bak iyi düşünün!
bu her yer içinde bilimum havalı kitapçılar,
internette kitapyurdu,
gittigidiyor gibi ikinci el satan yerler,
sahaflar,
ve hatta ayıptır söylemesi korsancılar da var.
zamanında kütüphanelerden almışlığım da olmuştu.
ama tüm bu kitap haşırneşirliği içinde hiç bir kitabın bana yorgunum diye dert yandığını duymadım, şahit olmadım.
dile gelemiyor olmalarının da payı var tabi bunda.
ama işte her neyse, hiç bi zaman yorgunum, vay nefesim kesildi, oram buram ağrıyor demez bu kitap milleti.
gel gelelim,
ikinci el jargonu mudur nedir,
gitti gidiyordan kitap ararken karşıma sürekli bu ifade çıkıyor:
kondisyonu iyi
kondisyonu kötü
yorgun!
hadi kondisyonu anladım
her ne kadar bana gayet fiziksel aktivite gücünü, dayanıklılığı falan çağrıştırsa da
nihayetinde durum manasında kullanılmasını mantıklı buluyorum
ama
yorgun ne kardeşim!!
eski diyince bozuluyor mu bu kitap denen şey.
yaşlı de o vakit.
ihtiyar de.
ne bileyim olgun de, bişey de...
ama yorgun niye diyorsun.
okunmanın kitap üstünde yorucu bir eylem olduğu mu ifade edilmeye çalışıyor?
kaç kişi okuduysa o kadar mı yoruluyor kitap?
sesli okununca daha mı yoruluyor misal?
yatık durduysa iyi de, kitaplıkta dik vaziyette kaldıysa mı takati tükeniyor?
yatakta bıraksan geceden, dinlenme şansı da yok ki bunun.
e yorgun ne o zaman?
yok valla anlamıyorum.
saygıdan mı, sevgiden mi, adetten mi bilmem ama
kitaba "yorgun" diyemiyorum.
not olamayacak kadar alakasız bir diğer konu:
böyle diz boyu, belleri sımsıkı oturan geniş eteklerin altına kabarık jüponlar giymek moda olsun. kat kat kabarık kabarık dursunlar. kırmızı rujlar sürelim, uzun kirpiklerimizi açıp kapatalım istiyorum. moda dünyasına seslenmek istiyorum burdan:
belim kalınlaşıp da, yanlarımda can simidi olmadan
yaşına başına uymuş mu hiç, cık cık cık diye kınanacak hale gelmeden
kırmızı ruj sürebiliyor, yüksek topuklu ayakkabı giyebiliyorken
yani henüz vakit varken
lütfen o modayı geri getirebilir misiniz?
hem düşük bel sayesinde iyice kalınlaşan bellere korse satmak yoluyla yeni bir tüketim ekonomisi de oluşur, bak iyi düşünün!
26 Mayıs 2010 Çarşamba
saksağan kaskı
olan var mı?
saksağan için olmasa da normal inşaat kaskı da olsa olur.
ama bi kask lazım oldu.
meyve yemek için dışarı çıktık.
saksağan çift yine cakcakcakcak bağırmada.
kediko da yok ortada.
ne oluyor bunlara derken bir bakayım ki ne göreyim
yavru var arabaların orda.
azıcık palazlanmış ama hala uçamayan bi saksağan yavrusu.
bu gürültücü ve beceriksiz çift yavruyu yuvadan mı düşürdüler, kedi peşinde koşarken mukayyet mi olamadılar nedir...
düşmüş bebe.
bi bağırtı bi gürültü.
-ah yazıııık, ay kedo görmesin bunu valla alır intikamını, dedim.
elimdeki içi meyva dolu kağıt bardağı bir arabanın üstüne bıraktım, emin adımlarla yürüdüm saksağanbebeğin yanına.
bebe koca siyah gözleriyle şaşkın şaşkın bakıyor.
ana-baba yukarda allah ne verdiyse bağırıyor.
bir iğde ağacı vardı, bebeği alıp bunun üstüne koyayım dedim
salak şey tutunmayı bilmiyor.
şahane bi dal buldum sandım ama tepetaklak yere yuvarlandı gerzek saksi.
ebeveynler isyanda.
laf anlatmaya çalıştım:
-ya valla bişey yapacak değilim, lütfen, yardım etmeye çalışıyorum
anlamamış olacak ki, ötüş şekli daha endişe verici hale geldi.
arkadaşım seslendi:
-çete oldular, 4 kişiler. toplanıyorlar.
korktum.
yalan değil, valla korktum.
saksağanlardan biri dibimdeki lambanın üstüne konup, yuvarlak muhafazasına gagasını vurmaya başladı.
bunu az sonra bana yapmayı düşündüğü şeyin provası olarak gördüm.
saksağan yavrusunu olası bir tehlikeden korumak uğruma, bıngıldağımı saksağana deldirmek istemedim.
elimi başıma koydum, çaresiz gözlerle yavruya baktım.
salak şey öyle duruyordu düştüğü yerde, otların arasında.
çaresiz kaldım, uzaklaştım.
1.5 saat kadar sonra çıkma vaktim geliyor.
sel beni almaya geldiğinde, yavru hala oradaysa, yeni bir kurtarma girişimi tertip etmeyi düşünüyorum.
belki o tutunabileceği daha uygun bir yere koymayı başarır yavruyu.
oldu oldu,
olmadı yok yere saksağan kinine maruz kalıp, düşmanlık kazandık demektir.
kediye yaptıklarını gördük.
intikam duyguları kabarırsa bunlar beni burada barındırmaz valla.
gel gör ki, yavrucak pek şirin
cahil ana babası yüzünden telef olmasına gönlüm razı gelmiyor
8)
saksağan için olmasa da normal inşaat kaskı da olsa olur.
ama bi kask lazım oldu.
meyve yemek için dışarı çıktık.
saksağan çift yine cakcakcakcak bağırmada.
kediko da yok ortada.
ne oluyor bunlara derken bir bakayım ki ne göreyim
yavru var arabaların orda.
azıcık palazlanmış ama hala uçamayan bi saksağan yavrusu.
bu gürültücü ve beceriksiz çift yavruyu yuvadan mı düşürdüler, kedi peşinde koşarken mukayyet mi olamadılar nedir...
düşmüş bebe.
bi bağırtı bi gürültü.
-ah yazıııık, ay kedo görmesin bunu valla alır intikamını, dedim.
elimdeki içi meyva dolu kağıt bardağı bir arabanın üstüne bıraktım, emin adımlarla yürüdüm saksağanbebeğin yanına.
bebe koca siyah gözleriyle şaşkın şaşkın bakıyor.
ana-baba yukarda allah ne verdiyse bağırıyor.
bir iğde ağacı vardı, bebeği alıp bunun üstüne koyayım dedim
salak şey tutunmayı bilmiyor.
şahane bi dal buldum sandım ama tepetaklak yere yuvarlandı gerzek saksi.
ebeveynler isyanda.
laf anlatmaya çalıştım:
-ya valla bişey yapacak değilim, lütfen, yardım etmeye çalışıyorum
anlamamış olacak ki, ötüş şekli daha endişe verici hale geldi.
arkadaşım seslendi:
-çete oldular, 4 kişiler. toplanıyorlar.
korktum.
yalan değil, valla korktum.
saksağanlardan biri dibimdeki lambanın üstüne konup, yuvarlak muhafazasına gagasını vurmaya başladı.
bunu az sonra bana yapmayı düşündüğü şeyin provası olarak gördüm.
saksağan yavrusunu olası bir tehlikeden korumak uğruma, bıngıldağımı saksağana deldirmek istemedim.
elimi başıma koydum, çaresiz gözlerle yavruya baktım.
salak şey öyle duruyordu düştüğü yerde, otların arasında.
çaresiz kaldım, uzaklaştım.
1.5 saat kadar sonra çıkma vaktim geliyor.
sel beni almaya geldiğinde, yavru hala oradaysa, yeni bir kurtarma girişimi tertip etmeyi düşünüyorum.
belki o tutunabileceği daha uygun bir yere koymayı başarır yavruyu.
oldu oldu,
olmadı yok yere saksağan kinine maruz kalıp, düşmanlık kazandık demektir.
kediye yaptıklarını gördük.
intikam duyguları kabarırsa bunlar beni burada barındırmaz valla.
gel gör ki, yavrucak pek şirin
cahil ana babası yüzünden telef olmasına gönlüm razı gelmiyor
8)
dün
o kadar net bi başlık attım ki
bi an sanki dün çok önemli bişey olmuş da onu yazacakmışım gibi hissettim.
yok ayol, yok! (ayol? bunu da yazarken hoşuma gidiyor, konuşurken bi kez kullanmışlığım yok ya olsun. yazı dilinde olsun, varlığını sürdürsün. güzel bence. teklifsiz. insan kendini hüseyin rahmi gürpınarın bi roman kişisi gibi hissediyor)
ben henüz bi araba almayı başaramadığımdan kreş çıkışı ebeveynini bekleyen çocuk modundayım ya, sel gelsin beni alsın diye...
dün de öyle oldu.
sel geldi beni aldı.
ama daha işi bitmemiş, bi yere gitmesi gerekiyormuş.
ben de onunla gittim mecburen
zaten birini görecekti o kadar
uzun sürecek bişey değil.
arabada oturur kitap okurum dedim.
eve dönmeden önce dışarda bişeyler yiyelim dedik.
ben dedim daha doğrusu.
gidince yemekle uğraşmak istemedim.
hem de mayıstayız ya, havalar limonata, günler de uzun ya
seviyorum dışarda olmayı.
gittik bişeyler yedik.
azıcık dolaştık, tükkan falan bakındık.
kendime bi kot aldım 10 liraya.
zaten açık renk bişey istiyordum, baktım bu tam istediğim gibi bişey.
bedeni bana göre.
fiyatı bana göre.
almayıp ne yapacaktım 8)
sonra eve döndük.
dünkü liste aklımda.
başlamak konusunda da azimliyim.
sel'e dedim ki:
eve gidelim sen perdeleri indir, yıkıycam ben.
8)
e hem listeye başlamak hem de yorulmamak adına en uygun iş oydu.
üstünü başını soyun dökün, makyajını çıkar, yüzünü yıka falan derken ben..
baktım sel insanı geçmiş tv karşına kanal geziyor.
-e seeeel?
-efendim?
-ya perdeler yıkanacaktıııııı.. ay geç mi oldu, yarın mı yapsak yaa.. hı?
-farkındaysan hiç girişmedim zaten ben o işe.
-üf. tamam o zaman, öyliyse çekmece toparlıycaz. mecbur başlıycam listeye, kaçış yok.
gidip bi boş torba aldım geldim,
açtık çekmeceyi.
allah sizi inandırsın 2006 yılına ait derlenip toplanmış, ataçla tutturulmuş fiş öbekleri bile bulduk.
vakti zamanında vergi iadesi için mi derleyip toplamıştık neydi.
artık bunlar fazla mıydı, az mıydı bilmem, öyle kalmışlar.
karadeniz fıkraları cd'si 8)
gazete promosyonu orhangencebay ideal aşk cd'si
deryabaykal çarşaftandöpyesyap vs. dergisi
süresi dolmuş sağlık sigorta poliçeleri
bitik piller
milyon tane çakmak, aksi gibi hepsi de çalışıyor.
falan filan işte.
atgitsinlerle hadibudursunları ayırdık
ayaklarım uyuştuğu için bu derleme toplama işine son verdik.
ama hiç yoktan iyiydi tabi 8)
sonra tv'yi kapattık, kitap okuduk.
şimdi atıştırmak için meyve mi , cips mi tercih edersin konulu bir tartışma yaptık.
ben elbette cips dedim, 10 kilo alsa "zayıf" denecek sel bünyesi "elbette meyve" dedi.
bi de cipsi meyveye tercih edebilecek insan olduğunu kabul etmekte zorlandı.
kızdım.
o istemediği için, ben de istememe rağmen kendimi tuttuğum için cips yemedik.
meyveler de buzdolabından yeni çıktığından soğuktu, onu da pek yemedik
8)
"11.5 muuuu, ay kalk, ben yatıcam, geç olmuş" dedim.
ev soğuktu diye üstüme kalın sivetşört giydim, bi de hırka giysem mi sorusuna olumlu yanıt ve destek alamadığımdan öyle yattım.
sabah 6 civarı gözümü açtım, baktım yan taraf boş.
evli olduğumu hatırladım ama seslenemeyecek kadar uykum vardı, uyudum.
sonra bi takırtı tukurtu oldu
tekrar açtım gözümü.
yan taraf yine boş.
-seeeeeelllll....
-efendim?
-nerdesin, ne yapıyorsun ya bu saatte? saat kaç?
-6.5 canım.
-napıyorsun?
-mavi gömlek ütüleyeceğim kendime?
-var salonda, ütüledim ben dün (yaaaa.. dün o soyun dökün faslı arasında "beyime" bir de gömlek ütülemiş hamarat bir insanım kendim. fekat önünde çamaşır askılığı olan dolabı açıp askı çıkartmak zor geldiğinden gömleği salonda sandalye arkasına asmıştım)
baktım sel insanı giyiniyor.
-niye erkenden kalktın yaa
-ekmek almaya gidiyom fırına?
-sebep?
-ekmek yok!
-e daha erken, bayram ekmek dağıtmamıştır, yaz kapıya getirsin.
-yok o bakkaldan alıyo, ben fırından alıcam. hadi kalk erken kahvaltı edelim.
valla açıkçası o saatte kalkmak hiç konforlu gelmedi bana o sıra ama, fırın ve taze ekmek sözcükleri bir anda midemde bi hareketlenme oluşturduğundan, uykum da kaçar gibi oldu.
iyi tamam hadi git gel sen, ben de kalkarım.
kahvaltıya oturduğumuz saat normalde yataktan kalktığımız saatten önceydi 8)
o derece!
ama valla iyi oluyormuş böyle.
daha evden çıkmamıza epey vakit varken iş bitmişti.
bunu değerlendirdim:
-seeeeell... ya şu perdeleri bi indirsen diyorum? atsak makineye, kursak, yıkansa, gelince assak ha? hem gece gece perdesiz kalmayız böyle, ev ayna gibi.....
ay işte böyle.
perdeler makinede.
sel işte, ben işteyim.
listem kenara atılmadı, uygulamada.
(şunu da söyliyim de gurur duyun bennen 8) işe gelince, resim dosyamı elden geçirdim ve çerçeyin tüm resimlerini, videolarını bir yeni klasöre toparladım. bunu cd'ye yazıp, güzelce etiketleyip kaldıracağım. sonra da evdekileri aynı biçimde...)
kahvaltıyı erken yaptığımızdan karnım aç.
geçen gece bi kısım arkadaşlar şirkette sabahlarken benim bilimum gıdalarımı tüketmiş olduklarından da şu an atıştıracak bişeyim yok masamda, ne galeta, ne leblebi, ne bişey.hepsini yemişler yahu çekirge gibi...8)
allahtan saat 12'ye geliyor.
hem bu arada yazı da çıktı bak.
hahay 8)
çok becerikliyim çoookk..
öpiym de tam olsun.
bi an sanki dün çok önemli bişey olmuş da onu yazacakmışım gibi hissettim.
yok ayol, yok! (ayol? bunu da yazarken hoşuma gidiyor, konuşurken bi kez kullanmışlığım yok ya olsun. yazı dilinde olsun, varlığını sürdürsün. güzel bence. teklifsiz. insan kendini hüseyin rahmi gürpınarın bi roman kişisi gibi hissediyor)
ben henüz bi araba almayı başaramadığımdan kreş çıkışı ebeveynini bekleyen çocuk modundayım ya, sel gelsin beni alsın diye...
dün de öyle oldu.
sel geldi beni aldı.
ama daha işi bitmemiş, bi yere gitmesi gerekiyormuş.
ben de onunla gittim mecburen
zaten birini görecekti o kadar
uzun sürecek bişey değil.
arabada oturur kitap okurum dedim.
eve dönmeden önce dışarda bişeyler yiyelim dedik.
ben dedim daha doğrusu.
gidince yemekle uğraşmak istemedim.
hem de mayıstayız ya, havalar limonata, günler de uzun ya
seviyorum dışarda olmayı.
gittik bişeyler yedik.
azıcık dolaştık, tükkan falan bakındık.
kendime bi kot aldım 10 liraya.
zaten açık renk bişey istiyordum, baktım bu tam istediğim gibi bişey.
bedeni bana göre.
fiyatı bana göre.
almayıp ne yapacaktım 8)
sonra eve döndük.
dünkü liste aklımda.
başlamak konusunda da azimliyim.
sel'e dedim ki:
eve gidelim sen perdeleri indir, yıkıycam ben.
8)
e hem listeye başlamak hem de yorulmamak adına en uygun iş oydu.
üstünü başını soyun dökün, makyajını çıkar, yüzünü yıka falan derken ben..
baktım sel insanı geçmiş tv karşına kanal geziyor.
-e seeeel?
-efendim?
-ya perdeler yıkanacaktıııııı.. ay geç mi oldu, yarın mı yapsak yaa.. hı?
-farkındaysan hiç girişmedim zaten ben o işe.
-üf. tamam o zaman, öyliyse çekmece toparlıycaz. mecbur başlıycam listeye, kaçış yok.
gidip bi boş torba aldım geldim,
açtık çekmeceyi.
allah sizi inandırsın 2006 yılına ait derlenip toplanmış, ataçla tutturulmuş fiş öbekleri bile bulduk.
vakti zamanında vergi iadesi için mi derleyip toplamıştık neydi.
artık bunlar fazla mıydı, az mıydı bilmem, öyle kalmışlar.
karadeniz fıkraları cd'si 8)
gazete promosyonu orhangencebay ideal aşk cd'si
deryabaykal çarşaftandöpyesyap vs. dergisi
süresi dolmuş sağlık sigorta poliçeleri
bitik piller
milyon tane çakmak, aksi gibi hepsi de çalışıyor.
falan filan işte.
atgitsinlerle hadibudursunları ayırdık
ayaklarım uyuştuğu için bu derleme toplama işine son verdik.
ama hiç yoktan iyiydi tabi 8)
sonra tv'yi kapattık, kitap okuduk.
şimdi atıştırmak için meyve mi , cips mi tercih edersin konulu bir tartışma yaptık.
ben elbette cips dedim, 10 kilo alsa "zayıf" denecek sel bünyesi "elbette meyve" dedi.
bi de cipsi meyveye tercih edebilecek insan olduğunu kabul etmekte zorlandı.
kızdım.
o istemediği için, ben de istememe rağmen kendimi tuttuğum için cips yemedik.
meyveler de buzdolabından yeni çıktığından soğuktu, onu da pek yemedik
8)
"11.5 muuuu, ay kalk, ben yatıcam, geç olmuş" dedim.
ev soğuktu diye üstüme kalın sivetşört giydim, bi de hırka giysem mi sorusuna olumlu yanıt ve destek alamadığımdan öyle yattım.
sabah 6 civarı gözümü açtım, baktım yan taraf boş.
evli olduğumu hatırladım ama seslenemeyecek kadar uykum vardı, uyudum.
sonra bi takırtı tukurtu oldu
tekrar açtım gözümü.
yan taraf yine boş.
-seeeeeelllll....
-efendim?
-nerdesin, ne yapıyorsun ya bu saatte? saat kaç?
-6.5 canım.
-napıyorsun?
-mavi gömlek ütüleyeceğim kendime?
-var salonda, ütüledim ben dün (yaaaa.. dün o soyun dökün faslı arasında "beyime" bir de gömlek ütülemiş hamarat bir insanım kendim. fekat önünde çamaşır askılığı olan dolabı açıp askı çıkartmak zor geldiğinden gömleği salonda sandalye arkasına asmıştım)
baktım sel insanı giyiniyor.
-niye erkenden kalktın yaa
-ekmek almaya gidiyom fırına?
-sebep?
-ekmek yok!
-e daha erken, bayram ekmek dağıtmamıştır, yaz kapıya getirsin.
-yok o bakkaldan alıyo, ben fırından alıcam. hadi kalk erken kahvaltı edelim.
valla açıkçası o saatte kalkmak hiç konforlu gelmedi bana o sıra ama, fırın ve taze ekmek sözcükleri bir anda midemde bi hareketlenme oluşturduğundan, uykum da kaçar gibi oldu.
iyi tamam hadi git gel sen, ben de kalkarım.
kahvaltıya oturduğumuz saat normalde yataktan kalktığımız saatten önceydi 8)
o derece!
ama valla iyi oluyormuş böyle.
daha evden çıkmamıza epey vakit varken iş bitmişti.
bunu değerlendirdim:
-seeeeell... ya şu perdeleri bi indirsen diyorum? atsak makineye, kursak, yıkansa, gelince assak ha? hem gece gece perdesiz kalmayız böyle, ev ayna gibi.....
ay işte böyle.
perdeler makinede.
sel işte, ben işteyim.
listem kenara atılmadı, uygulamada.
(şunu da söyliyim de gurur duyun bennen 8) işe gelince, resim dosyamı elden geçirdim ve çerçeyin tüm resimlerini, videolarını bir yeni klasöre toparladım. bunu cd'ye yazıp, güzelce etiketleyip kaldıracağım. sonra da evdekileri aynı biçimde...)
kahvaltıyı erken yaptığımızdan karnım aç.
geçen gece bi kısım arkadaşlar şirkette sabahlarken benim bilimum gıdalarımı tüketmiş olduklarından da şu an atıştıracak bişeyim yok masamda, ne galeta, ne leblebi, ne bişey.hepsini yemişler yahu çekirge gibi...8)
allahtan saat 12'ye geliyor.
hem bu arada yazı da çıktı bak.
hahay 8)
çok becerikliyim çoookk..
öpiym de tam olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)