7 Nisan 2009 Salı
6 Nisan 2009 Pazartesi
çerçey'e açık mektup
bir haftadır evimizde 3 kafa, 8 ayak olarak yaşamamıza sebep pompik kızım,
biliyorsun ki annenlerin antalyaya gitmesi neticesinde piyango bizde kaldı, teşrif ettin hanemize.
annenler gelene kadar da bizim ev sınırları içersinde yaşayacaksın, artık anla bunu.
her sabah yataktan kalkış amacımız seni yaka paça yakalayıp, bağırta bağırta evden çıkartmak, arabaya atıp o ev senin, bu ev benim taşımak değil.
manyak mıyız biz!
sabahları işe gitmek için hazırlanıyoruz, senle hiiiiç alakası yok.
sahibinin dayağından pısmış, zavallı köle çocuk bakışıyla koltuk arkalarına saklanman, her sabah ama her sabah biz evden çıkana kadar kendini korumaya alman saçma, çok saçma. yapma bunu.
bir haftadır idrak edemedin mi hala salak kızım?
bir diğer mevzu bahis de, seher vakti öğünü alışkanlığın.
hadi ezanla birlik karnında hasıl olan acıkma da anlaşılabilir bişey diyelim ama, tabağında yemek varken bile bizi uyandırman, illa ve mutlak surette mutfağa gitmemiz yönünde ısrarcı olman şık bir davranış değil. ha, yemek yoktur anlarım. ama zaten tıka basa yemesen o göbek her adımda sallanıyor olmazdı be yavrucum. bi su iç, bi dolaş, bi tuvalete git, ne biliym hazır kalkmışken 2 rekat namaz kıl sevap kazan. hayrımıza dua et. zaman zaman masum olmayan hal ve hareketler içinde bulunduğun olsa da, nihayetinde kedisin. allah tarafından seviliyorsundur. belki kabul olur bi duan.
gelelim masum olmayan hareketler statüsünde değerlendireceğimiz, antre duvarında sallanan çiçeklerin misinalarına dadanma huyuna.
şekerim, o misinalara takılı çiçekler, yapraklar, tavandan aşağı sallansın da tüm duvara bi renk gelsin diye yapıldı annenler tarafından.
oturup, o misinaları kıtır kıtır kıtır yandan yandan kemirmek suretiyle kopartman gerçekten anlaşılır değil.
yerde kopmuş çiçek bulmak alışıldık oldu.
tavandan aşağı uzanan, koca perde diyim, kısaldı kısaldı...
kemirirken yakalanıp höyyttt pist falan denilince kaçıyor olman, yaptığın şeyin suç olduğunu biliyor olduğun anlamına geliyor.
hele hele,
biz kahvaltı ederken bize çaktırmadan koltukların kanepelerin arkasından sessizce, görünmeden geçip, istikameti antreye yöneltmen,
tam kapıya geldiğinde "çerçey!" denildiği anda hiiç istifini bozmadan, zaten geri dönecekmişsin gibi bir ifadeyle gerisin geri dönüp aynı koltukların arkasından kaybolman,
ve bunu defalarca aynı istikrarla tekrarlayıp, "geri dön" dendiğinde geri dönmen,
özellikle planlı programlı bir yok etme harekatına giriştiğin izlenimi vermekte.
bizi uyutmaya çalışıyorsun, yemez!
çerçey,
kızıyorum ama.
manyak mısın sen yaaaaa!!!!!
misina kemirmek ne demek yavrucum.
bi git!...
canım çerçeyim, balım, datlım,
her akşam sana masaj yapmaktan üşenmeyen sel kişisi,
aynı kararlılık ve sebatla bana masaj yapsa, sırt ağrılarım biterdi.
bi kıymetini bil gözünü sevdiğim.
kafanı uzatıp şap diye karşındakinin ağzına yapıştırman,
kafadan öptürme lütfu bahşemen nazarı dikkatimizden kaçmıyor, seviniyoruz.
ama,
misinaları kemirip, koltukları tırmalayıp, her yere tüy dökmenin karşılığında kafanı insanın ağzına toslayıp öptürmen yeterli bir bedel değil.
ha, bak lafı ağzımdan aldın, tüy dökme diyorum.
yavrucum ne yiyorsun da dokunuyor diycem ama yediğin de belli be kızım.
da,
o nasıl tüy dökmedir öyle.
burda kapının önünde yaşayıp giden sokak kedisi de kucağıma tırmanıyor zaman zaman.
kalkıyorum bakıyorum kucağımda sadece tozlu pati izleri.
tüy müy yok.
ama yavrucum, pompişim,
sen oturup kalkınca sıvama tüy oluyorum ben.
oturmayı geçtim, sürünüp geçiyorsun ya bazen yanımdan, hah işte senin süründüğün yer tüye sıvanıyor.
hasta mısın ki çocuuum?
taranmayı da sevmiyorsun.
birisi tavuklu mama tüy döküyor dediydi, haklı mıydı acaba?
e kırmızı etli bişey de yemiyorsun.
ciğerden midesi bulanan kedi mi olur len?
neyse neyse,
misafir sayılırsın daha.
fazla üstüne gelmiyim.
mektubumu ufak bir hatırlatma ve iyi niyet nişanesi olarak kabul et.
o misinaları da kemirme, bak geliyo terlik haa!!!!
pist!!!!
3 Nisan 2009 Cuma
cuma karması
mevcut sıkıntılarımız mevcudiyetini koruyor.
zaman zaman sinir, zaman zaman nefret, moralsizlik, umutsuzluk falan gibi yan etkileri var.
baş edemiyorum.
yok saymak geçici çözüm.
ama en azından bişeyler yazarken ya da okurken yok sayıyorum.
benden yana gülücüklü havadis yok madem, ordan burdan okuduklarımı "haber" kabul edin.
bunların nesi haber, ne kadar haber ayrı konu tabi.
ama onu tartışmayı bile istemiyor canım.,
1.zonguldak ereğli'de bir araç reflektör görevi görsün diye aracın arkasına bulduğu bir büyükbaş hayvan kafatasını koymuş. reflektörü yokmuş işte, ne yapsın. ne bulsa koyacaktı, şansına öküz başı mı ne denk gelmiş. haber mi bu!
2.bosnalı bi adam karısıyla ayrılıklarında sebep gördüğü kaynanasının evine tankla gidip yaylım ateşine tutmuş. 6 yıl ceza almış, sevinmiş. ben çıktığımda bu çoktan ölmüş olur diye. işt eallah kimini parayla sınıyor, kimini kaynana ile.
3.erdoğan lafını düzeltmiş, teğet dedikse etkilemeyecek demedik. bi ''sürtünme' olur tabi demiş. Sürtünme derken?
4.ünlü oyuncu glenn close ağzına 42 havuç sokabiliyormuş. aferim.
5. çikolata yiyenlerin matematik işlemlerini daha kolay yaptığı anlaşılmış. çikolata kendi kendine matematik işlemi yapıyor deseler de fark etmez. yiyecek adam yer, yemeyecek adam yemez. sinirlendirmeyin beni!
6.brad pitt angelina'ya benimle evlenmezsen ayrılırım senden demiş. allahın işi!
7.ali özgentürk'ün yengeç oyunu adlı filmindeki tüm oyuncular kadınmış. izleyicilerin cinsiyeti önemli bence.
8.sivas zara'da muhtar adayının biri hiç oy alamamış. meğer kendisi de yanlışlıkla rakibin adını kutuya atmışmış. e bu dikkatsiz, şapşal adamı muhtar seçmek isteyecek kim olurdu ki?
9.kaliforniya eyalet meclisi siyah renkli arabaları yasaklamayı düşünüyormuş. siyah renk daha fazla güneş ışığı emiyor diye küresel ısınmayı hızlandıyormuş. şehir içinde 5 km yolu koca koca ama beyaz jipleriyle giden züppeler kendisi çevreci ilan edecek demek ki yakında.
10.sufi olmak istiyorum!!!
31 Mart 2009 Salı
huyum kurusun.
sanmam.
kurusa benimki kururdu.
ama yine de tekrarlamadan edemiyciiim:
huyum kurusun, söz dinlerim.
söz dinlemek kötü bişey değil tabi de,
bazen talebe cevap verecek durumda değilken bile söz dinlersen sonuç hüsran olabilir.
simurgum demiş ki bu ay bitmeden yazı yazılacak!
e ben şimdi bunu duyamazdan gelip kulağımın üstüne yatamam ki.
yazacak bişey olsa da olmasa da yazıcam, mecbur.
ama bahar gelmiş ha!
valla bak.
öğlen portakalı soydum, baş ucuma koydum.
cidden.
kitap okumaya gitmiştim.
oturdum çimen üstünde bi banka
karşımda güneş sıcak sıcak.
portakalı da soydum, tam baş ucuma olmasa da yamacıma koydum.
açtım kitabı.
hiç utanmadım çıkarttım topuklu ayakkabıları.
üstümde tiril bir bluz.
len bi de güneş gözlüğümü unutmasaymışım evde!
girdim başka bi aleme.
vallaha tirledim haaa!!
öyle sıcak.
ben diyim 1 saat kadar, sen de 1 saat kadar okudum.
sonra duyduk zilin sesini kalktık geldik.
ay akşam olsun mu yaaa...
eve gidelim.
çerçey kızım da evde zaten 8))
yaaa yaaa..
annemler hafta sonu antalyaya gitti.
babamın antalyası gelmişti feci şekilde
seçime kadar zor durdu.
sabah erkenden koşup oy kullanıp, erkenden fırladılar antalya yollarına.
hoş, kullandıkları oy da bi halta yaramadı, bekledikleriyle kaldılar ya, neyse.
çerçey gidecek mi kalacak mı diye konu oldu.
herkes çerçey'i kendisi istemesine rağmen, centilmen bir tutum içersinde birbirine ikram etti.
ben:
yaaaniii... götürün isterseniz, burda gündüzleri yalnız kalacak amaaa... derken, onlar:
yolda huzursuz oluyor, bırakalım istersen amaaaa orda da hep balkona çıkıyor kızım... diyerek çift taraflı fikir beyan ettik. (düşük cümle oldu bu, düzeltemiycem, ana fikir ortada zaten)
sonuçta çerçey bizde kaldı 8)))
pazar annemleri yolcu ettikten sonra çerçeyi alıp geldik.
mutluyuz.
gece aynı yatakta yatmaktan,
uyanıp uyanıp kafasını öpmekten
akşam tv karşısında kucak kucağa oturmaktan,
sel ile "çerçeye kim masaj yapacak" tartışması yapmaktan mutluyum.
o yüzden çıkayım da eve gideyim istiyorum.
ay evde yemek de yok 8(
ne yesek ki?
ipe sapa gelmez mevzular üzerinde oluşturduğum bu ana fikirsiz fuzuli yazıyı burada keserken hepinizi can-ı gönülden tebrik ederim okuma azminizden dolayı.
bi de yüzsüzlük demezseniz bir sorum olacak:
eli kulağında deyiminin çıkış noktası hakkında "müezzinlerin ezan okurken elini kulağına götürmesinden çıkmıştır" dışında bir bilgisi olan var mı?
bu ezan-müezzin yakıştırması ikna etmedi beni nedense.
gittim.
27 Mart 2009 Cuma
öğreten, öğretmeyen, öğretmen...
hayatımda tam 16 sene okula gitmişim.
sınıfta hiç kalmadan, sene kaybetmeden okuduğuma göre 16 ayrı sınıf okumuşum demektir.
5'i ilkokul
3'ü ortaokul
3'ü lise
5'i üniversite olmak üzere.
bu yıllar boyunca da onlarca kişi "öğretmenim" olmuş hayatımda.
ama,
düşününce,
teorik olarak öğretilen, çoğu sadece sınıf geçmeme yarayan bi milyon şey'in haricinde,
bana bişeyler katan 3 tanesi geliyor aklıma.
"iyiki öğretmişler" diyerek hatırladığım.
biri ilkokuldaydı, bir yaz tatilinde öldüğünü öğrendik.
din derslerimize gelen, adını şimdi hatırlayamadığım bir adam. (annem kesin bilir adını. 3 isimli bir adamdı.)
hani bi sürü dua, sure falan ezberlettirilir de sınav yapılır.
bu adamın dua okutup not verdiğini hiç hatırlamıyorum.
sadece yaz -ya da sömestir- tatilinde bir ödev vermişti.
ayetel kürsi duası vardır, onu ezberleyin.
bi geldim baktım ki, allaaaahhhh.. uup uzun bi dua.
dedim bu dua ezberlenecekmiş.
rahmetli babaannem "evet uzun bi dua, ama öğrenebilirsen, çok yararlı bi duadır" demişti.
tam ne konuştuk hatırlamıyorum ama sonuçta edindiğim bilgi şuydu:
tek bir şey öğreneceksen dua anlamında, bunu öğren yeter!
ezberledim.
ezberledim ve belki de okuduğum, sığındığım, güvendiğim, karşılık aldığım tek dua oldu.
ne zaman korksam,
ne zaman bi dileğim olsa
ne zaman paniklesem
üzülsem
çaresiz kalsam
tutunacak bişey istesem ama bulamasam yani.
fark ettim ki, içimden sessizce bu geçiyor.
sular serpiliyor kalbime.
ve pek çok seferinde de, o adını hatırlayamadığım, zayıf, esmer, görünümü ve öğretisiyle farklı olan, erkenden de ölüp giden öğretmenim geliyor aklıma.
iyi ki, iyi ki vermiş o ödevi.
bahsedeceğim 2. öğretmen yine bi adam.
ortaokul dönemimin bir tarih öğretmeni.
her zaman işinize yarayacak bir sır, bir ipucu vereyim size demişti bir derste.
hayatınız boyunca pek çok arapça kökenli sözcükle karşılacaksınız.
anlamı ne ki diye düşünürsünüz çoğunu.
kolay bir yol var.
arapça mantıklı bir dildir.
ipucunu kendi verir.
kelimeler çoklukla 3 sessiz harften oluşan bir köke dayanır.
bazı harfler köke dahil değildir, kural bu.
mesela baştaki m.
ezberle bunu "baştaki M kökten değildir"
misal muhabere
at M yi, say kalan sessizleri.
H-B-R
getir aklına bu sessizleri içeren bildiğin kelimeleri
HaBeR mesela.
demek ki muhabere'nin haberle alakalı bişey olduğunu anlıyoruz.
çoğaltık örnekleri ders boyu bağıra çağıra
Valide
Veled
Vildan (yeni doğmuş çocuk demekmiş mesela)
kitap
mektep
kütüphane
katip
hakim
hakem
mahkum
mahkeme
sıraladık durduk, hem eğlendik, hem öğrendik.
ne zaman anlamı ne ki dediğim bir arapça kelime duysam şimdi tekrarlarım içimden:
bak kök harflerine, getir aklına aynı kökten kelimeleri.
üçüncü öğretmenime üniversitede denk geldim.iletişim ve toplum dersine giren, 70'li yaşlarda bir profesör hanım.
Saçma sapan tercih listesinde denk geldiğim ve okurken de, sonrasında da sevmediğim bölümün, en sevdiğim dersi ve hocası oldu önce.
sonra, bir nevi arkadaşım.
Yaş farkının arkadaşlıkta hiç önemli olmadığını onunla fark ettim mesela.
Bir başka yakın arkadaşım vardı.
beraber, ders aralarında, öğle tatillerinde, bazen çıkışlarda, hocamızın odasında muhabbete giderdik.
Kısacık boylu, yapılı saçlı, hep ama mutlaka uzun ve manikürlü ve kırmızı ya da mor boyalı tırnaklı, üst dudağı kırmızı rujlu (alt dudağı hep üst dudağının altında durduğundan, boyuyorduysa da ya görünmüyordu, ya yiyordu) süper şahane bi kadındı. Dostluğu, öğretmenliği, hayat görüşü, arkadaşlığı, bilgisi.. şahane bi kadın.
Sanırım hayatımda gördüğüm en “kitap dolu” ev onunki oldu şimdiye kadar. Bir yaz tatilinde önce aramış, adresini öğrenmiş, sonra bi pasta alıp gitmiştik kahve içmeye. Gözleri ışıldamıştı bizi görünce. Boylamasına yarıdan bölünmüş, genişliği 2 metre ise 1 metresi yerden yukarıya kadar dizilen kitaplara ayrılmış koridorundan geçip, duvardan öne çekilip, arkası yine yerden tavana kitapla doldurulmuş kitaplığının önündeki kanepeye oturup, kadınlardan aşka, dinden mitolojiye, burçlardan fala, annesinden hayata.... sohbet etmiştik.
Önerdiği harika kitaplar da kazancım oldu, yaptığımız sohbetler de.
Bunları yazarken düşündüm:
E? Bu kadar mı? 16 sene okudun da aklına gele gele bu kadar mı geliyor? Düşün bakayım, bulursun belki birkaç kişi daha?
Ama düşünmedim.
Düşünmeden aklıma gelenlerle düşünüp de bulacaklarımı aynı kefeye koymak istemedim.
O yüzden sadece bu kadar yazacaklarım.
Bu yazı burada dursun istedim.
Hayatta olan veya olmayan ama bana kattıkları benimle yaşayacak olan öğretmenlerim anısına.
25 Mart 2009 Çarşamba
23 Mart 2009 Pazartesi
ama ne yazsam saksağan olacak....
bi saçma. alakasız.
hafta sonu çoğunlukla kardeşlerle beraberdik.
cuma akşam geldiler, daha doğrusu biz annemlerdeydik, onlar da geldi.
biz o sıra sel ile baya ciddi tartışma halindeydik.
yani gözlerimi kısıp öyle pis baktım ki, öldürmeye teşebbüs bakışı.
uzatamadı tartışmayı, yoksa kavga ederdik.
babam kızdı, sinirlendi, uzatıyoruz diye canı sıkıldı.
annem araya girip sonlandırmaya çalıştı
ama sonlandırmak değil derdim, gerekirse saatlerde uzatırım.
haklıydım çünkü.
konu mu ne?
yok yav, bizle alakalı bişey değil.
bak gülmeyin de,
yahudi soykırımı, hitler, yahudiler, israil ve filistin çevresinde dönen ve rusyaya falan da sıçrayan tarihsel bi mevzu üzerinde kavga ettik.
bak dikkat, tartıştık bile demiyorum, neredeyse kavga ettik.
biz eni konu tartışıyoruz diye babamın canı sıkıldı.
bana ne yaa, uzatıcam ben dedim.
mutfakta tartışmaya devam etmek üzere çektim sel'i.
o sıra kardişler geldi.
neyse, fazla sündürmedik biz de konuyu.
sel geldi cıvıdı bana.
komiklik falan yapıp gönlümü aldı.
(tartışma konusu ikimizle alakalı değil evet ama, sinirlendim işte. beni sakinleştirmek zorundaydı!)
sonra biraz oturduk, kalktık.
kardeşler de geldi bize.
tv falan derken geç oldu.
kızceğiz baya uzakta oturuyor.
kalın burda dedik, ertesi gün cumartesi diye.
kaldılar.
yattık, kalktık cumartesi sabah.
sel erken kalkıp işe gitti, biz evdeyiz.
kahvaltı hazırladım, biraz atıştırdım falan derken bizimkiler de uyandı.
kardişin yumurtalı falan bişeyler yapası geldi, girdi mutfağa.
soğanlı-patatesli-yumurtalı bişey yaptı.
süper oldu.
yedik.
kahvaltı sonrası çayları, biz sohbet eder ve annelerimizi çekiştirirken, kardiş yine yattığı yerde uyuya kaldı.
öğlen oldu, kahve mahve içtik.
sonra eeee hadi dedim, ne oturup duruyorsunuz evde, kalkın çıkın bişeyler yapın, dolaşın.
beraber çıkalım dediler.
ay yok dedim.
ben ne gelecem, gidin bi başbaşa dolaşın.
kovaladım bunları.
yalnızlık da güzel.
müzik, kitap, kahve....
akşama doğru aradı yine bizimkiler.
eeee ne yapacaksınız diye.
valla dedim sel çıkar 1 saate, bilmem ki bi planımız yok.
ozman biz de geliyoz yine, beraber takılırız dediler.
mobilya fuarı vardı.
oraya gittik, gezdik beraber.
sonra yine bize.
ayıptır söylemesi, soya kıymalı makarna şöleni...
patlayana kadar yedim.
film almıştık, onu izledik.
e geç oldu.
gitmeyin artık bu saatten sonra dedik yine.
kaldılar 8)
pazar sabah ben kahvaltıyı hazırlamıştım ki, bizimkilerin arkadaşlarla kahvaltıya gitme planı varmış meğer. hazırladığım kahvaltıyı sel'le beraber yaptık çocukları yollayıp.
sabah yağan kar, yağmura dönünce de kendimizi dışarı attık.
yağmur nasıl güzel bişey.
biraz dolaştık, biraz ıslandık.
iki erkek kedinin birbirlerine "efelenmelerini" gördüm.
gördüğüm en hatırlanası şeylerden biriydi.
aynı mahallenin iki kabadayısı yavaş yavaş yaklaşıp birbirlerine,
alınlarını birbirlerine dayayıp beklediler.
ne kavga, ne kaba kuvvet, ne bağırma...
ufak, çok kısık hırıltılar,
sadece bakışlar,
ve birbirlerine tos vurma hareketi.
alın alına bekleyen iki kabadayı kedi.
ikisine de bayıldım.
ama "aman da pisiko, canım canım..." falan diye sevmedim.
öyle karizmatiktiler ki, saygısızlık etmek istemedim "pisi" diyerek.
kameraya alamadığıma çok üzüldüğüm,
tanık olduğuma çok sevindiğim bir manzaraydı.
işte...
ne yazayım ki
tüm hafta sonu bu.
güzel bir hafta olsun diye diliyorum şimdi.
sanırım baya bi ihtiyacımız var.