22 Temmuz 2011 Cuma

iyi oldu bu.

müjdeler olsun nur topu gibi bi ekonomik kriz kapımızdaymış ya hani.
yetkili ağzılardan da "paranızı dikkatli harcayın" uyarısı geldi.
gerçi bu uyarının muhattabı kim ondan emin olamadım.
e bizde para yok ki harcayacak!
"parası olana diyor zaar" dedimse de, içimde bi huzursuzluk oldu yine de.
tam da kitapyurdu sepetim dolmuştu.
alıverecektim seçerek biriktirdiğim kitapları.
durdum.
allahın bildiğini sizden mi saklıycam,
sepetten, korsankitaptezgahlarındabulunabilecekolan kitapları çıkarttım.
ordan (ç)alıcam onları.
biraz utanıyorum evet.
ama o kadar da değil galiba.
aramızda bir hocaefendi olsaydı sorardım lakin:
"hocaefendi. alacağım bazı kitapların orijinalleri yerine korsanlarını almak suretiyle artırdığım para ile kozmetik alsam caiz midir?"

hayır zaten sıcak.
öpsem mi ki bi?
("mi ki bi" ne komik durmadı mı?)

15 Temmuz 2011 Cuma

pff.

18 Nisan 2011 Pazartesi

not

bir dönem sona erdi peh! "benim hiç diş dolgum yok daha, 40 yaşıma ağzımda tek dolgu olmadan giricem" hikayesi de son buldu böylece. geçen çarşamda akşamı saat 21.15'de işim çürüdü. valla. önce yoktu bişey. bi anda aa bi baktım sol üst dişimde bi delik. 8( içten mi çürüdü de bi anda dışı mı kırıldı da ne oldu anlamadım ama bir anda, bir anda bi çürüğüm oldu. ağrı sızı falan da yoktu ama... cumartesi mecburen dişçiye gittim. ve mecburen dolgu yaptırdım. bunu da buraya not düşmüş olayım kişisel tarihim bakımından. öbür not: aile terapistliği konusunda yardıma ihtiyacı olan varsa, bana başvursun. kelim, kendime merhemim yok, her yerim sökülse dikecek becerim yok lakin 7/24 evlilik danışmanlığı tecrübem git gide artıyor. hayırlısı! bi de bi not daha: kitap yurdundan kitap almanın en sevdiğim yanı, kargo hareketleri ve dağıtım aracı takibi. benim kitaplar dağıtılmak üzere yola çıkmış, haritadan an be an nerde olduklarını görebiliyorum. kampüs içine girdi dağıtım aracı. 1 saate güvenlik beni arar herhalde saklambaç hanım kargonuz geldi diye. mücevher bekler gibi sabırsızlıkla bekliyorum ki tadına doyum olmuyor. du bi daha bakayım haritaya, araba hangi yola girmiş 8)******************************************************************************* niye alt satıra geçemiyo bu yazdıklarım yaa... böyle deli gibi her şey yanyana..püüüfff....

7 Nisan 2011 Perşembe

uyku

gitgide gençleşiyor olmalıyım başka bir sebebi olmaz herhalde. uyku diyorum. insan yaşlandıkça uyku ihtiyacı azalırmış. benimki gün günden artıyor. bu ay daha da fazla. en az 8 saat uyuyorum ama tekrar yatma saati gelene kadar hiç uykum geçmiyor. her an yatıp uyuyabilecek bir kıvamdayım. azalmak şöyle dursun, mütemadiyen artan bir uyku ihtiyacı. esneme-ki oksijen azlığı falan değil derdim- gözlerin kapanması, halsizlik, sırt ağrısı.... olsa olsa gençleşiyorumdur. altında başka bişey aramaya gerek yok dimi. 8(

4 Mart 2011 Cuma

arıza

güneşi özledim
öğlen çıkıp tenha bir yerde, güneş altında bir banka attım kendimi.
üstümdeki pofur kabanı çıkartacak kadar sıcak değil hava ama güneş yüzümü ısıtıyor.
gözlerimi kapatsam ve uyusam istiyorum.
aklımdan cümleler geçsin, onların bir çıktısını alayım. (nasıl? şimdi teknik kısmını düşünmek, ona bir cevap bulup, hayale kaldığım yerden devam etmek dürtüsü var içimde ama yapmıycam. yaptığım her şeyi mantıklı, akıl sınırları içinde, doğru ve kabul edilebilir yapmak çabasından yorgunum. hayallerimi bile kontrol altına almak, önce, nasıl sorusuna cevap verip tüm gerçekçi şartları sağladıktan sonra devam etmekten de bıktım)
kalemle, kağıtla, klavyeyle, tuşla uğraşmıyım, kapalı gözlerimin ardında, siyah zemin üzerinde akıp geçen cümleler somuta dökülsün istiyorum.
aklımdan geçenler bir sürü kağıt olarak yanımda birikirken, bir rüzgar essin, dağılsın kağıtlar. umursamıyım, koşmaya, toplamaya çalışmıyım. dağılsın gitsin istiyorum.
sonra, "pardon" desin biri. isteksizce gözlerimi açayım. karşımda biri sıcacık gülüşü, iri gözleri...
-bu sizin aklınızdan mı uçtu?
-evet, sanırım.
-birileri basmasın, kirletmesin diye aldım yerden. hem özel bir şeye benziyor. kaybolmasın.
azarlıyım onu:
-ama olmaz ki! hepsini dağıtmaya, kendimi sağmaya çalışıyorum ben burda. lütfen uzak bir yere atar mısınız onu.
elindeki kağıdı atmadan otursun yanıma istiyorum. "peki" desin ve yırtıp küçük parçalar haline getirdiği kağıdı atsın ağzına. çiğnesin, yutsun.
-tamam bende kalsın o halde. böylece kimse almaz, bozmaz bunu.
ukala bir bakış atıp kapatayım gözlerimi.
düşünce fonum kırmızımsı, sarımsı, turuncumsu bir renge dönüşmüş. yüzüm sıcak, güneş gözlerimde. uykum da var.
yakındaki bir ağacın üstünde kendinden büyük ses çıkartan bir serçe şakıyor şimdi.
gözümü açıyorum ama göremiyorum.
ben serçeyi duyana kadar serçe gitmiş midir?
ses dalgalarının yayılma hızı... diye geçiyor aklımdan saçma bir şekilde.
aramızda hava var. kuşla ikimiz bir katının içine hapsolmuş olsaydık, daha çabuk duyardım. o da olmadı, ikimizde su içinde olsaydık, yine de havadan hızlı biçimde yayılırdı ses.
kuşla ikimizi bir demir blok içinde yaşatabilmişken, kuş suda nasıl ötecek diye düşünmüyorum.
düşünmediğimi söylediğim şeyi aslında düşünmüş olduğumu fark etmek bile sıkıcı. çözüm üret diyen mantık bölgemi, üstünde "dikkat, hayal taşır!" yazan bir kamyondan boşaltılacak bir ton kum döküp susturmak istiyorum.
etrafım aklımdan geçenlerin döküldüğü kağıtlarla dolu. bozulmuş delirmiş bir faks makinesi gibi çalışıyor. fişten çekiyorum, kağıtlar durmuyor.
yazı resmi:

2 Mart 2011 Çarşamba

benmari

"uzun zamandır hissetmediğim bir duygunun içine çekiliyorum" dedi bana. "kendimi tanıyorum, aşık oluyorum. ama yine imkansız!"
yapmakta olduğum işi hemen bırakıp cevap yazdım mesajına. kız arkadaşların sorunları çok şeyden önce gelir zira.
ona saçmalama ile başlayan ve deli! diye biten maili yolladıktan sonra (nasıl imkansız? adam evli mi, çocuk mu, yaşlı mı, gay mi diye de sordum) düşündüm.
doğru değil demiş bana.
kaç yüz tane doğru var hayatımızda?
hissettiğimiz doğrular
bildiğimiz doğrular
duyduğumuz doğrular
gördüğümüz doğrular
okuduğumuz hatta bize çocukken okunan doğrular
zannettiğimiz doğrular
istediğimiz, istemediğimiz doğrular
sevdiğimiz doğrular....

her kafadan bir ses, kendi kafamızdan bin ses çıkıyor.
hepsini kocaman bir kaba koyup, benmari usulü eritmeye çalışıyoruz. -ruz mu bilmiyorum. -rum diyeyim.
benmari usulü. ateşe direk olarak temas ettirmeden, yakmadan, bozmadan yumuşatmaya çalışıyorum. karışsınlar da güzel, güzel ve kendiliğinden bulunmayan bir şey elde edeyim diye.
ruj'da işe yaradı mesela.
annem söylemişti antalya'ya gittiğimde.
kalan rujları karıştırıp, benmari eritip tekrar boşalan rujun içine dökünce oluyormuş diye.
deneyelim demiştik.
rujsuz sokağa çıkmayan üç kadının, annem-fundam-ben, bitmiş ama nedense atılmamış rujlarının içinde kalanlar kazındı. nispeten uygun ve yakışan renkler tabi. küçük bir cezve içine atıldı. altına büyük bir cezve ve su.
koyduk ocağa, yaktık altını.
aslında gayet güzel olacak gibiydi de, cezve başında duran birinin telefonu çalınca, o şaşkın da cezveyi bırakıp telefona gidince... cezve devrildi. harika bir-birkaç-ruja dönüşecek olan eriyik halıya kısmet oldu.
bu şanssız deneyim o gün orada sonuca ulaşmamış olsa da, ben geçen gün "rujsuz sokağa çıkmayan 1 kadının" bitmiş, biteyazmış ve yine ne sebepleyse atılmamış muhtelif rujlarını, bitmemiş ama rengi sevilmediği için olsa gerek pek kullanılmamış rujlarının bir kısmı ile karıştırarak yeni bir tecrübeye giriştim. yemeğe baharat katarmış gibi bir ince oran, resim yaparmış gibi bir renk çalışması, deney yapıyormuşcasına bir dikkat sonucu eriyik rujlardan 2 adet tam ruj elde etmeyi başardım. ki, kendim yaptım diye söylemiyorum, pek de güzel bir renk oldu ellerime sağlık.
yani,
rujda işe yarayan bu yöntem ne olurdu hayattaki diğer şeylerde de aynı isabetle sonuçlansa.
bir cezvenin içine bildiğim, duyduğum, istediğim, okuduğum, kullandığım ve kullanmadığım ne kadar doğru varsa atıyorum ve eritip, karıştırıp, en harika "doğru" ya ulaşmaya çalışıyorum.
hazır alabileceğim milyon tane ruj-pardon doğru- varken etrafta, hepsine burun kıvırıp kendi doğrumu yapmaya çalışıyorum.

"doğrunuz ne güzel, markası ne?" diyen birine en gururlu halimle "ben yaptım" diyebilmek için.
yazı resmi:

dünden

takılınca takılıyorum bir şeye.
yok. ne saçma bir cümle bu.
takılınca demek zaten takılıyorum demek, ayyhh..

takılıyorum bazen bir şeye, doğru cümle bu.
nedense volkan konak'ın bir şarkısına takıldım dün akşam üzerinden beri.
Muhtelif kayıtlarını dinledim. hüzünlendim, eğlendim. (hikayesini anlattığı bir kaydı dinledim. sevdiği kadını bir adamla öpüşürken görmüş. "herif de kirli sakallı bir şey böyle" diyor. öpüşüyorlarmış bunun sevdiği kadınla. adam sanki beni öptü, o sakalları ciğerime battı, diyor. sonra eve gitmiş, ağlamış, sonra da şarkı yazmış. "başkası okşanıp sevilmez delirme sevdiğim. yaktın ciğerimi yaktın, yapma sevdiğim" diye)

neyse, dedim ya takıldım bir şekilde. müziği sebebiyle daha ziyade. yunan bir besteci dimitris apostolakis diye. pek volkan konak hastası olduğumu söyleyemem zaten. bu şarkıdan başka bi şarkısını da bilmiyor olabilirim hatta. ama bunu sevdim işte.

eve gittim çıkınca işten.
pilav yedim.
ısıtırken kardiş aradı, uzun uzun konuşunca, pilavın altı yandı. hala konuşmaya-dinlemeye devam ederken pilavı tabağa koydum. kardiş anlatmaya devam ederken yemeğe çalıştım. pirinçler yanıp kıtır kıtır olduğu için yerken çok ses çıkarttı, telefon kulağımdayken yememin pek şık olmayacağını fark ettim zira kardiş bi şeyler anlatıyordu.
konuşma bitene kadar bekledim. plilav soğudu. soğuk ve kıtır kıtır bişey olduğu için pilavdan başka bir şeye benziyordu ama fena değildi, yoğurtla birlikte yedim.

sel arkadaşlarıyla dışardaydı. birinin karısı doğum yapmış. onu kutlamak amaçlı iki kadeh içelim toplantısı. ilk çocukları bu. oğlanmış. yani birkaç ay önce sormuştum, erkek demişti sel. bugün tekrar sormadım. son anda bi değişiklik olmadıysa, değişmediyse çıkarken, oğlu olmuştur. "ne biçim baba bu" dedim. kadın sabah doğurdu, adamın karısının yanında olması gerekmez mi? hiç doğurmadığımdan bilemiyorum tabi. belki de insan yanında kocasını görmek istemeyebiliyordur. sen bi sürü cefa çekmişsin, orda hazıra konan biri böbürleniyor. "yardımcı erkek oyuncu"! sinir bozucu.

yeni sel dışarda içecek olunca benim başım kel mi diye düşündüm. (gerçi zavallı saçlarımın başına gelenler kelliği aratacak durumda neredeyse ama, neyse. trajikomik perma maceram yazmadığım zamana denk geldiği için, detaylar bende saklı kalsın) evet başım kel değildi henüz. ben de kendim için bir organizasyon yapıverdim.
arkadaşlar dostlar mı gerek: siz yanımdasınız gibi varsaydım.
müzik: zaten takıldım mimoza çiçeğine, çevir çevir dinle.
şarap istemedim, kola içine biraz viski katayım, hafif, tatlı.
mumları da yaktım, üstüne biraz da lavanta kokusu. mis gibi.
tv açıktı, sesi kapalı.
volkan konak "çekilmez bir adam oldum, uykusuz, aksi, nalet..." diye konuşurken tuhaf bir şive ile, ekranda "çekilmezaksinalet" bir tipleme vardı, küçük ve zavallı osman'ın babası alikaptan.
öyle bir geçer zaman ki...diyen dizi cümlenin ikinci yarısını nasıl getirecek bilmiyorum. herhalde "öyle bir geçer zaman ki şaşar kalırsın"dan daha anlamlı bir iddiası olmalı.

hafta sonu şu "kalpatışlarımıgörünürkılantişort" ile beraber bol zincirli bir kolye almıştım. resimlerini çekeyim de anneme yollayayım dedim. (bak ne aldım, bak ne yaptım, bak ne giydim konulu mailler seviyoruz) resimleri bilgisayara atarken eski resim dosyalarının içinde buldum kendimi. kaçınılmaz şekilde çerçey resimlerine gittim tabi. resimleri, videoları...
"hadi bee...beni şu dolabın tepesine bi çıkarıversene, bak ben kendim yetişemiyorum, hadi, noolur" diye söylendiği iki video izledim. "kanatlanıp göğe uçma, uçma sevdiğim" derken volkan konak şarkıda, konuşuyordu çerçey videoda.
-dolaba mı çıkıcan çerçey_
-miieee..
gözlerimi silip kalan 2 parmak viskiyi de içtim.

sonra, geleyim de iki satır duygudurum bildirisi yapayım şurda dedim.
ama blogger'a giremedim 8(
anlatacaktım size, kişilik testi yaptım, "barışçı" diye bir şey çıktım diye.
uyumlu, uzlaşmacı, sabırlı, hoşgörülü, inatçı ve çatışmadan kaçınan bir tipmişim.
ancaaaak..
stres altındayken karakterim değişiyormuş. endişeli, karamsar, şüpheci ve kötümser oluyormuş. öyle dedi. hem karamsar, hem kötümser! peh!
"kendini güvende hissettiğinde" diye de bir açıklama var ama.
enerjik, hedef odaklı, kendinden emin ve iddialıymışım o vakit. tadımdan yenmem yani. gel gör ki anahtar kelimem "güven" burada da vuruyor işte beni. baktım kendime, stres altındayken oluşan ne kadar duygu durumu varsa, hepsini yaşıyorum.
"eline sağlık" dedim içimden sel'e.

1. yazı linki: mimoza çiçeği
2. yazı linki: kişilik tipleri testi