14 Haziran 2010 Pazartesi

sonuçsal durum değerlendirmesi

bildireyim.
listedeki durum şu:
kıyafetler ve ayakkabılar henüz ayıklanmadı
perdeler yıkandı
bitkiler saksı değiştirmedi
duvar boyanmadı
halı yıkamaya verilmedi
baharat dolabı temizlendi
banyo dolabı çekmecesi temizlendi
cdlik alındı cdler nispeten toparlandı
balkonlardan biri temizlendi.
kışlık kazaklar vakumlu torbaya kaldırıldı
göz doktoruna gidilmedi
bilgisayardaki resim dosyaları düzenlenmedi.
sadece şirket bilgisayarından çerçey resimleri toparlanıp yedeklendi.
hobi malzemeleri olduğu gibi duruyor
kitap rafı alındı, yetersiz de olsa, en azından bi göz şenliği sağlandı.
şekersiz çaya henüz alışılamamış olsa da, şekersiz içmeye devam ediyorum
almayı düşündüğümüz araba da ne mene bi şeyse, doğru dürüst bi ilan çıkmadığından hala alamadık bişey.

eh.. hiç yoktan iyi yani.
ve
bahsettiğim uzun kot elbiseyi de aldım.
giydim de.
hatta az evel bahçeye çıktığımda kız çocuklarından biri "elbiseniz çok güzel" dedi bana 8)
7-8 yaşlarındaki tanımadığım bir kız çocuktan iltifat almak çok eğlenceliymiş.
sevindim.

(bi çeşit okul gezisi herhalde. şirkette şu an özel bir kolej öğrencilerinden olan 100 küsur ilkokul çocuğu dolaşıyor. bahçe masasının üstünde küçük bir dağ oluşturan yüzlerce topkek ve meyve suyu yığını ise an be an azalmakta. heryer cıvılcıvıl. ve neredeyse bunaltıcı 8)
kız çocuklar etrafı süzerken oğlanlar çimenlerin üstünde top oynuyor.
kedi ise sanırım saklandı)
8)

son dakika:
öğretmenleri şimdi "hadi gidiyoruz, hadi yavrum, hadi kızım" diyerek kalabalığı toplama çalışıyor.
kek kaldı mı ki 8)))

11 Haziran 2010 Cuma

Bihter Ziyagil ile Ezel Bayraktar arasındaki büyük sır! yollar kesişiyor!

geeel, gel.
gel bakalım yabancı okuyucu..
Nooldu, canım benim?
Şaşırdın!
8)
bihter dedin, ezel dedin, sır dedin, kesişme miii dedin, geldin.
anacım allasen ne okuyacağını sanıyordun bi söylesene, kurban olayım?
behlüle hırslanan bihter, eyşana hırslanan ezelle mercimeği fırına verecek de
ednanım da "daaayıııı" diye ramize koşacak mı sanıyordun?
hıı?
yaaa yaaa..
ava giderken avlandın değil mi?
denek oldun bak.
ne deneği mi?
şu:
bir yazının okunmasında başlığın önemi.

test yapıyorum ben şimdi.
bu birincisi.
dur dedim afilli bir başlık atayım da, en magazinel olanından, bakalım okuyucu sayısında değişiklik olacak mı?
e gazetede de okudum ki bugünün bihteri olan dünün kız çocuğu birkaç yılda servet edinmiş ki öyle böyle değil.
bir talep bir talep.
dedim madem talep bunlarda, du bakalım ben bu menşurları başlık yapayım da bizzat gözlemleyeyim reytingdeki değişimi.
hahay, şaşırdın mı?
8))

e ama bura kadar gelmişsin, eli boş göndermeyeyim seni.
bak senin için güssel bi resim yaptım elcağızımla, kısıtlı imkanlarımla.
arkamdaki arkadaşın ekranımda abuk subuk uğraşlar görüp benden tiksinmesini bile göze aldım, evet.
gitmeden önce ona bak bari, pek de yakışmadılar ama idare et.
bu iyiliğimi de unutma.
çıkarken de göz bebeğini okut kapıdaki cihaza.
tanıyım seni bi dahaki gelişinde.
hadi
selametle.
8)

10 Haziran 2010 Perşembe

yımırtalar-sezon finali

ahım tuttu herhal.
benim de pek bişeyim tutmaz ama
tutacağı varmış demek ki.
sahipsiz çıktı o yımırtalar.
geleni-gideni-soranı-üstüne oturanı yok.
bu saatten sonra da ben alıp üstüne oturamayacağıma göre
işleri bitti!
demek hakikaten istenmeyen yumurtaydı bu.
süpriz yumurta 8)
gidip kafe tuvaletinde doğuran kadınlar gibi
uçarken bi anda yumurtlayası geldi kadının-ki kadın dediğim güvercin.
bizim pis balkon dikkatini çekti,
yumurtladı gitti.
öbürü de artık başka bi cins belli ki.
bu sahipsiz yumurtayı gören başka bi gariban kuş da cami avlusu mantığıyla geldi, kendi yumurtasını bıraktı gitti.
başka mantıklı bi açıklama bulamadım ben.
olsa olsa böyle olmuştur.

o kadar söylendim, vay pisliktir, vay şudur budur diye ama
sahipsiz o yavrucaklar da pek dokundu bana şimdi.
çerçöpün üstünde yanyana duran terkedilmiş iki kader ortağı...
yazık yaavv..

9 Haziran 2010 Çarşamba

görmemişin puanı olmuş....

şimdi bizim maaşlarımız bankaya yatıyor ya,
şirket anlaştığı bankayı değiştirmiş
o bankaya değil öbürüne yatacak artık dediler.
bu vesileyle de banka, arayıp bulamadığı kredi kartı kakalama avantajını elde etmiş oldu tabi.
dediler ki bize kredi kartı da gelecek o bankadan.
puan da yükleyecekler.
istemeyenler varsa da artık puanı falan kullanıp iptal ettirsin.
kendim şahsen zaten bundan 5 sene önceye kadar kredi kartı sahibi de olmamış, olduktan sonra da tek kartla yetinip, başka bir kart almamış bir insanım.
bi tane kartım var.
dı, yani.
şimdi bu banka değişimi sebebiyle bi tane daha ittirdiler.
iyi dedim.
madem puan yükleyecekler, çorap morap alırım ben onla, sonra da kullanmam.
5 lera mı yüklerler 10 lera mı bilemedim tabi.
olsun, bi çorap parası olur herhal dedimdi.

şimdi giriş bölümü böyle.
neyin giriş bölümü mü?
şeyin işte, ben bi "tüketim çılgını olma, her beğendiğini alma" psikolojisine girmeye niyet ettim de, o neden oldu onu anlatmaya çalışıyorum.
benim bu 5-10 lira canıma minnet diye baktığım puan olayında meğer daha büyük rakamlar söz konusuymuş.
ne bileyim ben, şimdiye kadar bi sürü banka değiştirdik hiç birinde bi kuruş hoşgeldin parası görmediydik.
bu canım ciğerim bankam meğer bizlere bir çorap parası değil, bi-iki üstbaş parası edecek kadar puan yatırmış.

şimdi biz o puanları görünce ağzımız kulaklarımızla fiyonk oldu.
beklemiyoruz ya.
alllaaaaa... havadan para! harcarım ben bunu hemencecik oh oh oh... moduna girdik.
mutluyuz mesuduz.

gelgelelim,
bütün bir hafta sonu çarşıpazar, alışveriş merkezi, cadde sokak dolaştık.
dolaştık...
ben bişey alamadım iyi mi!
ay alamıyorum!
hayır param var harcamaya niyetlendiğim,
gayretim de var
konsantrasyonum da tam
ama olmuyor!
ona bakıyorum: "amaan ne gerek var"
buna bakıyorum "ay eder mi o kadar para!"
berikini elliyorum: "e ben bunu sosyeteden falan alırım ki.."
ötekine gidiyorum: "cık! etmez!"
alamadım.
ala ala sel kişisine bi keten gömlek aldık, o!
ha bi de küçük bi kitap rafı.
8)

gözün tok dedi sel bana.
ama alasım var, dedim.
ama karakterin elvermiyor fuzuli para harcamaya dedi.

neyse işte, puanlar kaçmıyor ya,
beğendiğim bişey çıkar, alırım elbet dedim.
dedim de,
havadan gelen puanları ilk görüp de "alllaaaaa... tüketiiiiimmmm.." diye ani bir şuursuzlaşma yaşama evresi kısa sürüyormuş.
ben de öyle oldu ya da.
misal dün sel'in işinin bitmesini beklerken dolaştığım çarşı-pazar bölgesinde pek de hoşuma giden uup uuuzun bir kot elbise buldum.
cüce bir kimse olduğumdan, bu uzun elbiseyi uzuun topuklu ayakkaplarla giyerek çevre üzerinde ilüzyon yaratırım, selvi gibi görünürüm diyerek de pek hoşlandım.
fiyatını sordum, ucuzcu bi yerdi zaten, e puanlarım da yetiyor.
ama alamadım.
valla alamadım!
zira içimdeki tutumlu saklambaç "len eder mi ki bu elbise bu kadar" diye karşı atak yaptı.
dış saklambaç "ama puaaann.. "diye savunmaya geçecekti ki
iç saklambaç "kızım o da para değil mi, puan muan, bi bak, dolaş, daha ucuzunu bulursan ya" diye susturdu onu.
tartışmayı uzatmadım.
cebimde puanlarla çıktım tükkandan.
sonra sel'le buluşunca, ondan medet umdum.
elbiseyi gösteririm, fiyatı da söylerim
o da "yav, var işte paran, güzelmiş, al hadi" diye ısrar eder dedim ama
sel kişisinin kocalık yapacağı tuttu:
"bu straplez ama!" dedi.
değil.
straplez!
ya işte boyundan bağı var bak.
straplez!

ama vazgeçmedim.
hafta sonu annemle mi çıksam acaba?
alsam mı düz renk bi uzun elbise?
puanım var yaaaa....

8 Haziran 2010 Salı

pişiririm çocuklarınızı!! Yeter bee!

evet ağırdan aldım.
ağırdan aldık yani.
sel ağırdan aldı daha doğrusu.
mutfak balkonunu diyorum.
güvercinlerin evini yani.
temizleyemedik pazar günü.
sel temizlerim ben demişti, girişemedik.
zaten yağmurdan-doludan fırsat da olmazdı ama evde de değildik.
akşam gibi bir sabaha uyanıp, akşam yemeği yer gibi ışık açarak kahvaltı ettikten sonra dışarı attık kendimizi.
hava soğuk değil, deli gibi yağmur da var, kaçırmayalım istedik.
hem alıştırverişir, mal-para takası falan da lazım..
balkon kaldı öyle.
kaçmıyordu ya.
yaaaa...
yaaa..
balkon kaçmadı kaçmasına da,
ne ara görüşüp anlaştılarsa
yeni kiracılar damlamış.
kabus gibi yaaaa!!
öbürlerinin yapıp bıraktığı yuvada, bu sabah 2 yumurta vardı.

lan belamısınız olm!!!
ne ara geldin, ne ara çıkarttın o yuvarlakları len!
ne bu!
yumurtalardan biri normal güvercin yumurtası
diğeri bıldırcın yumurtası mıdır nedir, o boyda.
ne biçim, ne çirkin ilişkiler bunlar!
kimden o yumurta!
kimsiniiiz!!!

ay deli olacin.
yo valla bu sefer izin yok.
sel "tamam temizleriz balkonu, o kısma dokunmayalım, gerisini temizleyelim, artık oturacaksa otursun" dedi.
oh ne ala
balkonu arz ettiğimiz gibi, bi de hijyenlerini de sağlayalım!
sebep?
sıçıp batırdıkları balkon, yeni kabahatlere hazır duruma gelsin!
üf beee.

bak, buradan yerel basın aracılığı ile sana sesleniyorum güvercin alemi.
sözüm sana!
kimden peydahladığın belli olmayan o 1.5 yumurtayı kırar yerim, o yuva yerine de sahanı bırakırım ki bir sonraki sefere zahmet olmasın.
yeter ya!
yeter ama!

4 Haziran 2010 Cuma

evsel durumlar

fena gitmiyorum.
çekmeceler, baharat dolabı ve balkon temizliği tamamdır
balkona masa da aldık.
perdeler de yıkandı, asıldı.
sel perdeleri söküp çıkartırken, sonra da asarken benim rahat rahat tv karşısında oturuyor olmam, işlerin içeriği konusunda biraz şüphe yarattı onda tabi.
bütün işleri listeledim, hepsi bitecek diye dolanıp duran ve
perdeleri sök
perdeleri as
gel çekmeceleri beraber temizleyelim
hadi balkonu yıkamama yardım et
masa almamız lazım
sel şu saksıları değiştir, falan diyip duruyorum.
-tek başına yapacağın bir iş var mı listede? diye sordu haklı olarak.
listeyi tek başıma yaptım ya, daha ne!


mutfak balkonundaki yavru güvercinlerden biri 3 gün önce uçtu.
zaten o diğerinden önce yumurtlanmıştı, ve daha iriydi.
tam manasıyla güvercin olmayı başaramamış, henüz güverCİK kıvamındaki diğer bebe ise bana dert oldu.
zaten annesi her geldiğinde, büyük olan, kadını işgal edip tekeline alıyordu, bu salak civ civ diye boşa geziniyordu ortada.
büyük yavrunun uçmayı başarıp bunun tek başına pislik içindeki balkonda mahsur kaldığını fark ettiğimde telaşa kapıldım: ya annesi artık gelmezse de bu aç bilaç ölüp giderse burada?
ekmek kırıntısı, bulgur mulgur atıp su da koyuyordum balkona ama, öyle sanıyorum yemeyi beceremiyordu.
dedim ya dert oldu bana.
bir yandan da aileye güvenmek istiyorum, çocuklarını bırakmazlar diye.
zaten görüp görülebilecek en aşk dolu çiftti bunların anne babası.
yahu saatlerce pencere önünde öpüşülüp koklaşılır mı!
boynunu didikle, ensesini ayıkla, gagasını gıdıkla.....
pes!


neyse uzatmayayım.
galiba dün bizim güvercik de uçmuş.
yok balkonda.
bakabildiğim kadar baktım, görmedim.
bakabildiğim kadar diyorum zira balkona tam manasıyla çıkabilmek mümkün değil, pislik tahmin edebileceğinizden fazla.
parmak ucuyla bulabildiğim en makul yere basıp, kapı kenarına da tutunup, olabildiğince uzanıp kontrol ettim sağı solu, yok.
bişeylerin altında falan ölüp kalmamıştır di mi?
hayır o çelimsiz haliyle uçmayı başarmış olabilmesine de hayret ediyorum ama
birilerinin bunu kaçırmış olması daha az bir ihtimal olduğundan
uçup gittiğine inanmak istiyorum.

bu sabah kalkar kalkmaz yine baktım.
zira büyük kardeş uçup gittikten sonra bile kahvaltı için geri gelmişti balkona.
onu kardeşinin yanında otururken görünce nasıl sevindim, yalnızlıktan kurtuldu bizim güvercik diye.
kardeşi de takdir ettim.
daha önce "bana bak, senin edepsizliğin, cevvalliğin yüzünden bu ölür giderse, and olsun bulurum seni, vururum ona göre" diye göz dağı vermiştim kendisine.
hatta resmini çekip "aha da artık bi yere kaçaman, resmin var elimde" diye korkutmuştum.
işe yaramış olacak, kardeşinin yanında oturmuşken gördüm sonra işte.
çok sevinmiştim.
ama bu sabah yoklardı.
hiçbiri.
balkonun yanındaki pencerede 3 güvercin gördüm sonra.
anne-baba ve büyük kardeş olabilir ama, bizim ufaklık yoktu.
8(
ay nerde bu hayvan yaa, bi görsem rahatlıycam.
pirinç paketinden çıkan 2 dobirik kurdu özenle bardağa atıp, sonra bu yesin diye balkona bırakmış insanım ben.
sorumluluk hissediyorum tabi bir miktar
8)

27 Mayıs 2010 Perşembe

kitap dediğin yorulur mu?

her yerden kitap alabilme potansiyelim var.
bu her yer içinde bilimum havalı kitapçılar,
internette kitapyurdu,
gittigidiyor gibi ikinci el satan yerler,
sahaflar,
ve hatta ayıptır söylemesi korsancılar da var.
zamanında kütüphanelerden almışlığım da olmuştu.
ama tüm bu kitap haşırneşirliği içinde hiç bir kitabın bana yorgunum diye dert yandığını duymadım, şahit olmadım.
dile gelemiyor olmalarının da payı var tabi bunda.
ama işte her neyse, hiç bi zaman yorgunum, vay nefesim kesildi, oram buram ağrıyor demez bu kitap milleti.
gel gelelim,
ikinci el jargonu mudur nedir,
gitti gidiyordan kitap ararken karşıma sürekli bu ifade çıkıyor:
kondisyonu iyi
kondisyonu kötü
yorgun!
hadi kondisyonu anladım
her ne kadar bana gayet fiziksel aktivite gücünü, dayanıklılığı falan çağrıştırsa da
nihayetinde durum manasında kullanılmasını mantıklı buluyorum
ama
yorgun ne kardeşim!!
eski diyince bozuluyor mu bu kitap denen şey.
yaşlı de o vakit.
ihtiyar de.
ne bileyim olgun de, bişey de...
ama yorgun niye diyorsun.
okunmanın kitap üstünde yorucu bir eylem olduğu mu ifade edilmeye çalışıyor?
kaç kişi okuduysa o kadar mı yoruluyor kitap?
sesli okununca daha mı yoruluyor misal?
yatık durduysa iyi de, kitaplıkta dik vaziyette kaldıysa mı takati tükeniyor?
yatakta bıraksan geceden, dinlenme şansı da yok ki bunun.
e yorgun ne o zaman?

yok valla anlamıyorum.
saygıdan mı, sevgiden mi, adetten mi bilmem ama
kitaba "yorgun" diyemiyorum.

not olamayacak kadar alakasız bir diğer konu:
böyle diz boyu, belleri sımsıkı oturan geniş eteklerin altına kabarık jüponlar giymek moda olsun. kat kat kabarık kabarık dursunlar. kırmızı rujlar sürelim, uzun kirpiklerimizi açıp kapatalım istiyorum. moda dünyasına seslenmek istiyorum burdan:
belim kalınlaşıp da, yanlarımda can simidi olmadan
yaşına başına uymuş mu hiç, cık cık cık diye kınanacak hale gelmeden
kırmızı ruj sürebiliyor, yüksek topuklu ayakkabı giyebiliyorken
yani henüz vakit varken
lütfen o modayı geri getirebilir misiniz?
hem düşük bel sayesinde iyice kalınlaşan bellere korse satmak yoluyla yeni bir tüketim ekonomisi de oluşur, bak iyi düşünün!