geçmeyen bir yumru var boğazımda.
bir haftadır.
yutamadığım bir lokma gibi, gırtlağımda takılıp kalmış bir parça gibi, sıkışmış bir şey gibi duruyor.
sürekli yutkunuyorum, gitmiyor.
bardak bardak su içiyorum, geçmiyor.
öksürüyorum, nefes alıyorum derin derin...olmuyor.
bir haftadır boğazımın orta yerinde duruyor.
ne yapsam kurtulamadım,
elimi sokup tutup çıkartasım geliyor.
dün doktora gittim.
baktı, kontrol etti, kameralı çubuk soktu falan.
fiziksel bişey yok dedi.
sordu:
bi üzüntü falan yaşadınız mı yakında?
baktım.
gülümsedim.
evcil hayvanınız var mı? dedim.
güldü.
anladım, dedi. ben anlamam diye mi sordunuz?
kedi kızım 10 sene sonunda gitti dedim;
eğer tüylü, 4 bacaklı bi kızınız ya da oğlunuz varsa daha iyi anlardınız.
balık kuş falan beslemiştim ama kedim-köpeğim olmadı dedi.
kulaklarıma, burnuma, boğazıma falan soktu aletlerini.
boğazımı elledi, bastırdı, kontrol etti.
bi sürü şey sordu:
sigara?reflü?kronik rahatsızlık?astım?tiroid?genizakıntısı?şu bu...
hiçbiri yok.
yok dedi.
ama globus historikus mu ne, öyle bişey varmış.
psikolojik temellidir dedi, süregelen üzüntü, anksiyete durumlarında olur.
çok fazla üzülmeyin diycem ama, sanırım faydası olmayacak.
yine de geceleri yutarken almam için bir hap ve bir de sprey verdi.
1 hafta sonra geçmemiş olursa tekrar görüşelim diye de ekledi.
doktorun yanında baya uzun kaldım.
yeni seneye alışamama, tarihi yanlış yazma muhabbetiyle başlayıp
bir arkadaşının köpeği ile yaşadığı olaylara kadar epey "gereksiz" şey konuştuk.
samimi, hoş sohbet, ilgili, alakalı, genç bi doktor.
yazdığı iki kıytırık ilacı nasıl alacağım konusunda (!) danışmak isteyebilirim belki diye
aramaktan çekinmeyin, rahatça arayabilirsiniz de diyerek
cep telefonunu yazdığı bir kağıdı da verdi bana.
8)
geçmezse bu boğazımdaki yumru, beni tekrar görmeliymiş.
fazla duygusal birisiniz, çok ağlamayın olur mu? diyerek uğurladı beni.
içerde uzunca kaldığım için meraklanmış sel.
önemli bişey yok dedim.
sanırım çerçey şah damarıma yakın olmak istedi.
not:
hayır, tabi ki yakışıklı genç doktorun cep telefonunu verdiğinden bahsetmedim ona.
zira, bu yumru geçmezse yakında tekrar gitmem gerekecek.
e, bendeki his geçerken sel'de bir yumru oluşmasının da kimseye bi faydası yok.
5 Ocak 2010 Salı
ardından....
daha mezun olduktan 20 gün sonra girip, (en ukala, en çok bilmiş, en tuzu kuru halimle gittiğim görüşmelerde nasıl beni işe aldılar bilmiyorum zaten) 1.5 sene çalışıp, sonra bir ekonomik kriz sebebiyle şirketin küçülmeye karar verip çıkarttığı %60 personelinden biri olup ayrıldığım ilk işimden sonra tam 2.5 sene çalışmamıştım.
çalışırken kazanıp biriktirdiğim ve tazminat olarak da aldığım param vardı. harcamam yoktu, annemlerle birlikte rahattım, aşırı seçiciydim.
olmazsa olmazlarım çok fazlaydı.
çalışma saatleri, hafta tatilleri, şirketin toplam nüfusu, yeri, maaş ve yaş ortalaması, sosyal imkanları vs. kendime layık şirket azdı. seçme lüksüm vardı. sonuna dek kullandım.
işte o sene, bizi 28 aralıkta kapının önüne koyunca şirket, 2000'e işsiz girince ben, madem okul bitti, madem işim de yok, artık bi kedi bakabilirim dedim.
kedi istiyordum.
bir kedi isteyen, almaya karar veren her aklı başında insan gibi sokaklara, ücretsiz kedi ilanlarına bakmaya, yuva arıyan kediler aramaya başladık. bir cumartesi günü gazetenin seri ilanlarında bulduk onu. acilen, mecburen vs. verilmek istenen yavru kediler ilanı.
adrese gittik. bir hastane. ilgili kişiyi bulduk. girdik odasına oturduk. ne uzmanıydı şimdi hatırlamıyorum. çok ilgili davrandı bize. çok sevinmişti geldiğimize.
bu, dedi, çok oyuncu, akıllı, sevgiye ihtiyaç duyan küçük bi kız. keşke ben bakabilsem ama, bakamıyorum ben. yalnız yaşıyorum, işim, nöbetlerim... annesi hastaneye doğurmuş bu yavruları. eski bir kanepenin içine. bütün bebekler gitti, bi bu kaldı. çok güzel değil ama, çok şirindir. çok da temizdir, anneleri kendisi verdi tuvalet eğitimini mesela, hiç sorun çıkarmaz, hiç sokakta kalmadı, tam ev kedisidir.
pembe bir piknik sepetini açtı. içinden zayıf çirkin suratlı, 3 renkli bir kedi çıkarttı.
-sindi, dedi. tam dudağının üstünde siyah bir kısım var ben gibi sanki, cindy crawford'dan dolayı sindi koydum ben adını.
ilk kez orda, öyle gördüm güzel kızımı.
tam 10 sene önce girdi hayatımıza çerçey. tam adıyla şerbet misket çerçebit.
ben, çerçeyin gelişinden tam 2.5 sene sonra işe girdim. 2.5 sene, yani 900 küsur gün biz sabah akşam beraber yaşadık onunla. gündüzleri yanımda peşimde kucağımda, geceleri yatağımda, tuvalete gitsem kapımda. (gece tuvalete kalktıysam, onu uyandırmadan yavaşça yataktan kalkar, sessizce çıkardım odadan, ama tuvaletten çıkarken kapıyı her açtığımda kapının önünde bekler bulurdum onu)
benim kızım'dı o.
evlendikten sonra sırf çerçeye kıyamadığımdan, bütün gün evde tek başına bırakamadığımdan, yalnızlığa alışık olmadığından, annemlerle bıraktım onu. aslında bıraktım da denemez ya... zaten gözünün içine bakılan, her dediği yapılan, prenses gibi davranılan, sevgiyle şımartılan bi evdi bizim evimiz onun için. günde kaç kere öpülüp seviliyordu bilmem.
evlendim ama, öyle sanıyorum onu görmediğim gün sayısı yıllar boyunca 15-20 midir, 25-30 mu bilmem.
her gün işe giderken sabahları ve işten sonra akşamları uğradım yanına. her gün sabah akşam sevdim, öptüm, konuştum, koştum, oynadım onunla. saklambaç, yakalamaca, ebelemece.... yerlerde emekleyip saklanarak, görünce ebeleyip kaçarak....
hafta sonları aldım bazen, geceleri beraber uyumak için.
annemler antalyadayken bizde kalırdı. iş çıkışları eve koştum. gezmekten, dolaşmaktan, arkadaş görüşmelerinden... evde olmamı engelleyecek şeylerden vazgeçtim. istediğim onun yanında olmaktı zaten.
çerçey, içinde mutlu olduğum bir dünyaydı.
şimdi ne yazsam eksik yani.
ne yazsam tam değil, yeterli değil.
ama yazmak istedim işte.
o kadar içten, öyle samimi paylaştınız ki duygularımı.
yorumaltı falan kar etmez şimdi.
aynı şeyleri hissedebilecek birileriyle paylaşmak üzüntüyü, önemli.
senay başsağlığı dilemiş, kedi için başın sağolsun denir mi diye düşünmeden.
esra gerçekten üzülmüştür, eminim.
magissa "Yaaa Cerceeeyyyy :((" demiş sadece. biliyorum bu duyguyu. daha ne desin ki.
ünsüm hissediyor üzüntümü, sarılmış, sıvazlamış sırtımı sanki.
lale, nasıl iyi hissettim o cümleyle. çerçey gerçekten artık her yerde. teşekkür ederim.
kumum, biliyorum, biliyorsun sen de. hepimizindi bu üzüntü. ailemiz içindi.
hayat'ım... aynı o tahmin ettiğin gibi işte. içinde acıyıp duruyor bi yer, bi de o özlem.. bi daha onu öpemeyecek, sevemeyecek olmanın, yaşayamayacak olmanın özlemi, sızısı. o kocaman sevgi'den boşalan yer.. bi gün yaşayacaksın bunu ama, umarım çok çok geç olur. güzel arthur yıllarca içinde acıtmadan durur.
ataletimm, biliyorum. bildiğini de biliyorum.
arayan, "bi kedi" demeden baş sağlığı dileyen hepiniz.
öyle teşekkür ederim ki.
kendi üzüntüsü sızım sızımken benimle konuşan ecemm, ne diyim sana.
alper, onlar sadece kedi, köpek değil, ailenin bi ferdi evet. bendeki özlem de pek geçmeyecek. anlıyor olduğunu bilmek ne güzel.
cidom, ta uzaklardan "nee! ne oldu? neden geçmiş zaman kullanılıyor çerçey için?" diye telaşlanmışsın. senin de çerçeyi sevdiğini biliyorum, onunla ilgili yazdıklarını hiç unutmadım zaten.
özetle,
çok özlüyorum onu.
her yerden çıkacak gibi hissetsem de, artık çerçey yok.
içimden sürekli seviyorum onu, konuşuyorum falan...
6. hisleri kuvvetlidir ya kedilerin.
buna güveniyorum.
benim inancım zaten ruhların yok olmadığı yönünde.
hayvanların da ruhları yok olmuyor, ölen bedenleri işte.
o yüzden içimden konuşuyorum, seviyorum, öpüyorum çerçeyi.
ne hissettiğimi biliyor olması rahatlatacak beni.
öyle işte.
unutmayacağım bir yılbaşıydı.
anladığınız, paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
çalışırken kazanıp biriktirdiğim ve tazminat olarak da aldığım param vardı. harcamam yoktu, annemlerle birlikte rahattım, aşırı seçiciydim.
olmazsa olmazlarım çok fazlaydı.
çalışma saatleri, hafta tatilleri, şirketin toplam nüfusu, yeri, maaş ve yaş ortalaması, sosyal imkanları vs. kendime layık şirket azdı. seçme lüksüm vardı. sonuna dek kullandım.
işte o sene, bizi 28 aralıkta kapının önüne koyunca şirket, 2000'e işsiz girince ben, madem okul bitti, madem işim de yok, artık bi kedi bakabilirim dedim.
kedi istiyordum.
bir kedi isteyen, almaya karar veren her aklı başında insan gibi sokaklara, ücretsiz kedi ilanlarına bakmaya, yuva arıyan kediler aramaya başladık. bir cumartesi günü gazetenin seri ilanlarında bulduk onu. acilen, mecburen vs. verilmek istenen yavru kediler ilanı.
adrese gittik. bir hastane. ilgili kişiyi bulduk. girdik odasına oturduk. ne uzmanıydı şimdi hatırlamıyorum. çok ilgili davrandı bize. çok sevinmişti geldiğimize.
bu, dedi, çok oyuncu, akıllı, sevgiye ihtiyaç duyan küçük bi kız. keşke ben bakabilsem ama, bakamıyorum ben. yalnız yaşıyorum, işim, nöbetlerim... annesi hastaneye doğurmuş bu yavruları. eski bir kanepenin içine. bütün bebekler gitti, bi bu kaldı. çok güzel değil ama, çok şirindir. çok da temizdir, anneleri kendisi verdi tuvalet eğitimini mesela, hiç sorun çıkarmaz, hiç sokakta kalmadı, tam ev kedisidir.
pembe bir piknik sepetini açtı. içinden zayıf çirkin suratlı, 3 renkli bir kedi çıkarttı.
-sindi, dedi. tam dudağının üstünde siyah bir kısım var ben gibi sanki, cindy crawford'dan dolayı sindi koydum ben adını.
ilk kez orda, öyle gördüm güzel kızımı.
tam 10 sene önce girdi hayatımıza çerçey. tam adıyla şerbet misket çerçebit.
ben, çerçeyin gelişinden tam 2.5 sene sonra işe girdim. 2.5 sene, yani 900 küsur gün biz sabah akşam beraber yaşadık onunla. gündüzleri yanımda peşimde kucağımda, geceleri yatağımda, tuvalete gitsem kapımda. (gece tuvalete kalktıysam, onu uyandırmadan yavaşça yataktan kalkar, sessizce çıkardım odadan, ama tuvaletten çıkarken kapıyı her açtığımda kapının önünde bekler bulurdum onu)
benim kızım'dı o.
evlendikten sonra sırf çerçeye kıyamadığımdan, bütün gün evde tek başına bırakamadığımdan, yalnızlığa alışık olmadığından, annemlerle bıraktım onu. aslında bıraktım da denemez ya... zaten gözünün içine bakılan, her dediği yapılan, prenses gibi davranılan, sevgiyle şımartılan bi evdi bizim evimiz onun için. günde kaç kere öpülüp seviliyordu bilmem.
evlendim ama, öyle sanıyorum onu görmediğim gün sayısı yıllar boyunca 15-20 midir, 25-30 mu bilmem.
her gün işe giderken sabahları ve işten sonra akşamları uğradım yanına. her gün sabah akşam sevdim, öptüm, konuştum, koştum, oynadım onunla. saklambaç, yakalamaca, ebelemece.... yerlerde emekleyip saklanarak, görünce ebeleyip kaçarak....
hafta sonları aldım bazen, geceleri beraber uyumak için.
annemler antalyadayken bizde kalırdı. iş çıkışları eve koştum. gezmekten, dolaşmaktan, arkadaş görüşmelerinden... evde olmamı engelleyecek şeylerden vazgeçtim. istediğim onun yanında olmaktı zaten.
çerçey, içinde mutlu olduğum bir dünyaydı.
şimdi ne yazsam eksik yani.
ne yazsam tam değil, yeterli değil.
ama yazmak istedim işte.
o kadar içten, öyle samimi paylaştınız ki duygularımı.
yorumaltı falan kar etmez şimdi.
aynı şeyleri hissedebilecek birileriyle paylaşmak üzüntüyü, önemli.
senay başsağlığı dilemiş, kedi için başın sağolsun denir mi diye düşünmeden.
esra gerçekten üzülmüştür, eminim.
magissa "Yaaa Cerceeeyyyy :((" demiş sadece. biliyorum bu duyguyu. daha ne desin ki.
ünsüm hissediyor üzüntümü, sarılmış, sıvazlamış sırtımı sanki.
lale, nasıl iyi hissettim o cümleyle. çerçey gerçekten artık her yerde. teşekkür ederim.
kumum, biliyorum, biliyorsun sen de. hepimizindi bu üzüntü. ailemiz içindi.
hayat'ım... aynı o tahmin ettiğin gibi işte. içinde acıyıp duruyor bi yer, bi de o özlem.. bi daha onu öpemeyecek, sevemeyecek olmanın, yaşayamayacak olmanın özlemi, sızısı. o kocaman sevgi'den boşalan yer.. bi gün yaşayacaksın bunu ama, umarım çok çok geç olur. güzel arthur yıllarca içinde acıtmadan durur.
ataletimm, biliyorum. bildiğini de biliyorum.
arayan, "bi kedi" demeden baş sağlığı dileyen hepiniz.
öyle teşekkür ederim ki.
kendi üzüntüsü sızım sızımken benimle konuşan ecemm, ne diyim sana.
alper, onlar sadece kedi, köpek değil, ailenin bi ferdi evet. bendeki özlem de pek geçmeyecek. anlıyor olduğunu bilmek ne güzel.
cidom, ta uzaklardan "nee! ne oldu? neden geçmiş zaman kullanılıyor çerçey için?" diye telaşlanmışsın. senin de çerçeyi sevdiğini biliyorum, onunla ilgili yazdıklarını hiç unutmadım zaten.
özetle,
çok özlüyorum onu.
her yerden çıkacak gibi hissetsem de, artık çerçey yok.
içimden sürekli seviyorum onu, konuşuyorum falan...
6. hisleri kuvvetlidir ya kedilerin.
buna güveniyorum.
benim inancım zaten ruhların yok olmadığı yönünde.
hayvanların da ruhları yok olmuyor, ölen bedenleri işte.
o yüzden içimden konuşuyorum, seviyorum, öpüyorum çerçeyi.
ne hissettiğimi biliyor olması rahatlatacak beni.
öyle işte.
unutmayacağım bir yılbaşıydı.
anladığınız, paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
30 Aralık 2009 Çarşamba
üüfff
sorun bi bana yeni yıla nasıl gireceksin, yılbaşında ne yapıyorsun diye.
yolda olucam 8(
biletim tam saat 12
biyerlerde konfetiler atılıp, sırıtan insanlar birbirine sarılırken ben otobüs koltuğunda tek başıma oturmuş ve aşağıda acıklı gözlerle bana bakan sel'e el sallıyor olucam sanırım.
hareket saati tam 12 çünkü.
sel'in durumu daha da beter.
aşti'de beni yolcu edip köskös eve dönecek 8(
ne şahane yılbaşı kutlaması!
üff bilmiyorum ki..
biletimi aldık.
ama sabahın köründe kısçe aradı ve biz bir gün erteliycez gidişimizi, sizi bekliycez, beraber gidelim dedi.
perşembe için aldıkları izni yakmak niyetindeler kardişle kısçe.
ben tek başıma gitmeyeyim diye.
hatta kardiş tehdit etti, bileti iade etmezsen bile otobüsün arkasından geliriz, olay çıkar diye.
yapar biliyorum.
şüphem yok.
antalyaya gidiyoruz.
çerçey hasta 8(((
güzel kızım çok hasta.
bana iyi haber verdiler sözde.
yoksa, birkaç gün önce çok kötüymüş beklenti.
kanser demişler.
bizimkiler perişan tabi.
bana söylememişler.
filmler, röntgenler, tahliller vs.
karaciğer yağlanmasına bağlı sarılık olduğu ortaya çıkmış sonra.
bunu duyunca sevinmişler tabi bizimkiler.
iyileşme şansı var.
ama çerçey çok hasta.
günlerdir hiç birşey yemiyormuş.
tuvalete gitmiyor.
hareket etmiyor.
kolunda kelebekler, serumlar.
sabah akşam eve gelen veteriner kontrol ediyor.
üüfff.....
ne hissediyorum anlatmıyım.
anlatamam zaten.
ama gidicem.
gidicem de, nasıl?
biletim hazır ama kardişle kısçe bırakmıyor.
sel'i tek başına bırakacak olmaktan da üzgünüm.
sel gelmek için çabalıyor ama hiç mümkün görünmüyor.
para lazım ona.
aklı kalıyor ama işi bırakma lüksü yok.
kardişle kısçe başka yol bırakmayacak şekilde ısrarcı.
ya onların 1 günlerini harcayacak ve yılbaşında sel'i tamamen yalnız bırakacağım.
ya da saat tam 12'de sel'le kucaklaşıp tek başıma bi otobüs koltuğunda yolculuk edeceğim.
yılbaşı bi tuhaf olacak ama.
yeni yıldan ilk dileğim belli.
dileklerinize çerçeyimin eski sağlığına kavuşmasını da ekler misiniz lütfen.
lütfen.
yolda olucam 8(
biletim tam saat 12
biyerlerde konfetiler atılıp, sırıtan insanlar birbirine sarılırken ben otobüs koltuğunda tek başıma oturmuş ve aşağıda acıklı gözlerle bana bakan sel'e el sallıyor olucam sanırım.
hareket saati tam 12 çünkü.
sel'in durumu daha da beter.
aşti'de beni yolcu edip köskös eve dönecek 8(
ne şahane yılbaşı kutlaması!
üff bilmiyorum ki..
biletimi aldık.
ama sabahın köründe kısçe aradı ve biz bir gün erteliycez gidişimizi, sizi bekliycez, beraber gidelim dedi.
perşembe için aldıkları izni yakmak niyetindeler kardişle kısçe.
ben tek başıma gitmeyeyim diye.
hatta kardiş tehdit etti, bileti iade etmezsen bile otobüsün arkasından geliriz, olay çıkar diye.
yapar biliyorum.
şüphem yok.
antalyaya gidiyoruz.
çerçey hasta 8(((
güzel kızım çok hasta.
bana iyi haber verdiler sözde.
yoksa, birkaç gün önce çok kötüymüş beklenti.
kanser demişler.
bizimkiler perişan tabi.
bana söylememişler.
filmler, röntgenler, tahliller vs.
karaciğer yağlanmasına bağlı sarılık olduğu ortaya çıkmış sonra.
bunu duyunca sevinmişler tabi bizimkiler.
iyileşme şansı var.
ama çerçey çok hasta.
günlerdir hiç birşey yemiyormuş.
tuvalete gitmiyor.
hareket etmiyor.
kolunda kelebekler, serumlar.
sabah akşam eve gelen veteriner kontrol ediyor.
üüfff.....
ne hissediyorum anlatmıyım.
anlatamam zaten.
ama gidicem.
gidicem de, nasıl?
biletim hazır ama kardişle kısçe bırakmıyor.
sel'i tek başına bırakacak olmaktan da üzgünüm.
sel gelmek için çabalıyor ama hiç mümkün görünmüyor.
para lazım ona.
aklı kalıyor ama işi bırakma lüksü yok.
kardişle kısçe başka yol bırakmayacak şekilde ısrarcı.
ya onların 1 günlerini harcayacak ve yılbaşında sel'i tamamen yalnız bırakacağım.
ya da saat tam 12'de sel'le kucaklaşıp tek başıma bi otobüs koltuğunda yolculuk edeceğim.
yılbaşı bi tuhaf olacak ama.
yeni yıldan ilk dileğim belli.
dileklerinize çerçeyimin eski sağlığına kavuşmasını da ekler misiniz lütfen.
lütfen.
25 Aralık 2009 Cuma
kazık çaktım dünyaya!
bak bu sefer bilimsel konuşuyorum, kanıtlarım var yani.
haber şöyle diyor:
boyu uzun olanın ömrü kısa!
inanmayan baksın.
yaaa.. yaaa... 8))))
100 yaşına kadar yaşama genlerim var, naaber 8)
bırak uzun yaşamayı, ben bu boyla "dünyaya kazık çakanlar" derneğinin başkanı bile olurum
hahaayyy..
hayır, boydaki noksanlıkla kalmadım, diğer şartları da sağlıyorum bi de.
kontrol ettim işaret parmağım yüzük parmağımdan uzun değil, kireçlenmeyecem de yani.
koku desen fazlaca hassasım, illallah dedirtecek kadar.
sonraaa..
kollarım da kısa değil, allahıma şükür ihtiyacıma yetecek kadar uzun 8)
südyen ölçüsünden de bahsetmiş ama onu da aşikar etmiyim şimdi.
velhasıl
100'ü rahaaat rahaaat geçerim ben anacım.
1.90'a yakın sel kocasının durumu da kısmet artık.
zaten "allah senden önce benim canımı alsın" diye dua eder hep (e bencilll.. bu yani. ölüp gidip kurtulup üzüntüyle sıkıntıyla uğraşmayı bana bırakacak aklı sıra), bu boy farkıyla o ikinci turu yaşarken ben hala çene çalıyor olurum.
e hi 8))
haber şöyle diyor:
boyu uzun olanın ömrü kısa!
inanmayan baksın.
yaaa.. yaaa... 8))))
100 yaşına kadar yaşama genlerim var, naaber 8)
bırak uzun yaşamayı, ben bu boyla "dünyaya kazık çakanlar" derneğinin başkanı bile olurum
hahaayyy..
hayır, boydaki noksanlıkla kalmadım, diğer şartları da sağlıyorum bi de.
kontrol ettim işaret parmağım yüzük parmağımdan uzun değil, kireçlenmeyecem de yani.
koku desen fazlaca hassasım, illallah dedirtecek kadar.
sonraaa..
kollarım da kısa değil, allahıma şükür ihtiyacıma yetecek kadar uzun 8)
südyen ölçüsünden de bahsetmiş ama onu da aşikar etmiyim şimdi.
velhasıl
100'ü rahaaat rahaaat geçerim ben anacım.
1.90'a yakın sel kocasının durumu da kısmet artık.
zaten "allah senden önce benim canımı alsın" diye dua eder hep (e bencilll.. bu yani. ölüp gidip kurtulup üzüntüyle sıkıntıyla uğraşmayı bana bırakacak aklı sıra), bu boy farkıyla o ikinci turu yaşarken ben hala çene çalıyor olurum.
e hi 8))
24 Aralık 2009 Perşembe
kendime not
bi gün Çağan Irmak'la karşılaşırsan, Murathan Mungan'ın "Geyikler Lanetler" adlı tiyatro oyunundan bir sinema filmi yapmasını arzu ettiğini söyle. Dilerse oyuncu seçimidiiir, bizzat bi rol almaktıııır, o da olmadı çay götürüp getirmektiiiir gibi her türlü yardıma hazır olduğunu da ilave et.
tamam.
tamam.
17 Aralık 2009 Perşembe
derman bacı, yetiş!
durumum değişmedi.
ilişki danışmanıydım.
evlilik terapisti oldum.
birinden 70 dakika telefon konuşması
birinden 70 cümle dertleşme maili.
bunalan sıkılan bana başvuruyor.
hayır bi de aklı başında, kuralları belli, kaidesi doğru, fikir verebilitesi olan biri olsam neyse.
ikisine de hak verip
üzülüyorum.
şunu yapın diyebilmek şöyle dursun,
ay ne yapsak oluyorum.
anacım bende akıl yok ki bana danışıyorsunuz.
ama olsun.
başka işe yaramasa da beraber üzülüyoruz 8)
kardiş aradı vıdıvıdıvıdıvıdvıvıııı.....
kısçe yazdı vıdıvıdıvıdıvıdvıvıııı....
işin iyi tarafı ikisi de beni yanında görüyor.
dertlendikleri şeyler bi tarafa
bunu görüp seviniyorum.
biri için halden anlamaz abla
öbürü için gıcık görümce olmuş olabilirdim.
şükür ki değilim.
ay neyse..
anlatacak bişey yok zaten.
dedim ya resim olayı tastamam izah ediyor.
bu haldeyim
dinleyip duruyorum
8)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)