9 Nisan 2009 Perşembe

şimdi detaylar...ama öyle böyle değil, çok uzun yazdım bak, okuma, istersen canım arkadaşım!

efendiiiiiimmmmm...
sabah buraya gelip 1 saat durduktan sonra çıktım, istikamet kardiş.
gittim.
e hadi hazır mıyız?
hazırlanıyor işte daha dedi karka (lafı ben uydurdum. kardişin kankası manasında. bizimkinin çocukluktan beri artık kardeşi olan 2 arkadaşı var. onlardan biri bu. diğeri de istanbulda zaten. annemler gittiğinden beri kardişin yanına taşındı karka. herkese lazım arkadaşlardan biri)
bizimki giyinmiş geldi.
çıktık.
hastaneye vardık.
gittik ki müstakbel kayın aile orada.
annemler yok diye kadınceyiz ve adamceyiz kendini sorumlu hissetmiş galiba.
sabah sabah kalıp gelmişler.
sağolasıca iyi insanlar.
da,
kardiş geceden nişanlısıyla kavga ettiği için durum biraz nane.
biz ameliyat olacağıdık da.. diyerek işlem yaptırdık.
tamam diye çıkarttılar yukarı.
biz karka ile beraber gittik kardişin yanında.
soyundu giyindi bizimki.
-la bunun kollar acık daha uzun olaymış şöyle arkaya doğru, tam sana göre olacakmış dedi karka yeşil ameliyat önlüğünü giydirip arkadan iliklerken.
kafaya da yeşil bone.
ay yakıştı, kardişimin gözlerinin rengine uydu.
neysse...
iyi tamam hadi gidin diye indirdiler bizi aşağı.
-ne zaman gelcez?
-aşağıda haber verirler.
e iyi madem.
indik.
müstakbel kayınebeveyn, karka, ben.
müstakbel kayınvalide diğer hasta hanımlarla muhabbete girişmiş,
evhamlı müstakbel kayınpeder yukarı çıkıp çıkıp kardişin ameliyata alınıp alınmadığını kontrol ederken
biz de karka ile çevre gözlemi yaptık durduğumuz yerde.
kucağında kusan çocuğunu tuvalete yetiştirmeye çalışan anne "dur dur dur...." diyordu.
-çocuk nasıl duracaksa?
duramadı tabi.
yerler birazcık battı.
temizlik görevlisi tarafından hemen temizlenip ortadan kaldırılabilecek sorun bir anda koca salonda "konu" oldu.
insanlar birbirlerini "aman aman buraya basma" diye uyarırken
olay sonra "bu tarafa geçme, çekil, basma, kaççç" seviyesine ilerledi.
yarım karışlık bir yer, etrafı dikenli telle çevrilmesi gereken bir mayınlı bölge muamelesi görmeye başladı.
"o tarafa" geçmek zorunda olanlar yere yavaşça basmak suretiyle tehlikeyi bertaraf edebilecekleri hissiyatına kapıldıklarından, ayaklar önce itinayla topuk, sonra yavaşça ayak ucu şeklinde hareket eder oldu.
mikroba fark ettirmeden yere basıp, ayağı da çabucak kaldırırsan, sorun kalmıyordu demek.
gözlemek enteresandı.
bir süre sonra, lapadalapada yere basıp elindeki pis paspasla yeri silen temizlik görevlisinin gelmesi gönülleri rahatlattı.
oysa temizlikçinin o pis paspasının yaptığı şey yeri temizlemek değil, pisliği her yere eşit miktarda dağıtmaktı.
homojene mikrop sorun değildi.
karka ve ben konuşup gülerken, gözlerimden yaş geldi.
olayı "kardişe hislenmiş duygusal abla" tavrıyla kamufle ettim, kayın ebeveynlere bişey çaktırmadım.
gide gele kardişin ameliyata girip girmediğini kontrol eden müstakbel kayınpeder sonunda girdi haberiyle geldi.
beklemeye başladık.
elimde kitabım, kucağımda kendi pardesüm, kardişin öteberisi, suratımda sakin bir ifade.
karka "ben azıcık dışarı kaçıyorum, bi nefes aliym" dedi.
bekledik.
telefon, bi sayfa, telefon, bi sayfa, telefon 3 satır......
derken kısçe geldi.
kardişin nişanlısı.
öğle tatilinde taksiye atlamış gelmiş.
-ya biz bi de kavga ettik, ben çok üzgünüm ama o kadar benim suçum ki, öyle haksızdım kiiii, diyerek bekledi kardişin ameliyattan çıkma haberini.
çıktı.
hah diye koştuk yukarı.
kısçe, ben, karka.
hemşire:
-ameliyatı bitti, az sonra çıkartırlar dedi.
beklemeye başladık.
odada burnu beş metre bandajla sarılmış bir başka genç çocuk yatıyor.
hah dedik bizimki de böyle gelecek.
-hee, kırdılar ağzını burnunu, iyi oldu işte, dedi karka.
bekliyoruz.
hemşire bana baktı bi ara.
yakını mısınız?
-hı hı, dedim.
hastanızın parçalarını alın dedi.
-nası, ne parçası, hankı? demeye kalmadı elime sarılı bükülü bi bez tutuşturdu.
-hastanızdan çıkan parçalar.
-lazım olursa yine mi kullanıcaz?
-efem?
-hı, yok, peki teşekkürler.
çocuklar yüzüme bakıyor.
-bizimkinden çıkmış bu, dedim.
karka
-len o kadar parça burundan nasıl çıkar, başka bişeyi almış olmasınlar? dedi elimde sarılı parçaya bakıp.
-ay ben bakamiyciimm, karka sen aç.
-töbe açmam, o ne be, böööğ..
-kısçe?
-ay ben bakamam, ıyyyhhh
kaldı mı elimde gazlı bez içinde ne idüğü belirsiz bişey.
atsan atılmaz, baksan bakılmaz.
-bu herif bunu vernikler televizyonun üstüne koyar, ben size söyliyim.
-bööğğğ....
derken bi sedye girdi görüş alanımıza.
baktık kardişin sarı kafası.
ah anam anam anammm...
bizimki baygın.
da,
elimize parça diye bişey tutuşturmasalar, boşa götürüp getirmişler diycez.
ne kan-revan
ne bez-sargı
hiçbişey yok.
yan yataktakinin suratının üstüne pizza kulesi inşa etmişler
bizimki girdiği gibi çıkmış.
öbüründe estetik de varmış meğer.
bizimkinin sadece içeriye müdahele etmişler.
oh iyi.
sedyeden yatağa taşıdılar.
baygınımsı.
tam baygın değil zira söylenenlere tepki veriyor:
-canıııım, ağrı var mı?
-ııııhhhhh...
-kardişçim iyi misin?
-ıııııhhhh....
-hacı bi parça çıkarmışlar senden, bilmiyom artık nerden.
-ıııhhh....

bi süre sonra biraz açıldı gözler.
ıh mıh dedi biraz bakındı, sonra uyudu yine.
kayınebeveynleri, ve nişanlıyı yolladık.
biz kaldık.

efendiiiiimmmm,
ay yoruldum yaz yaz.
birkaç saat sonra artık çıkabileceğimiz söylendi.
daha doğrusu lafı cımbızla aldık ağızlardan.
neyse, çıkalım da...
iyiyim iyiyim diyor zaten kardiş, kafayı öne eğmezse sorun yok.
dik konuma getirdiği anda kanamaya başlıyor.
çıktık.
arabaya gittik ki, salağın biri tam önümüze park edip gitmiş, çıkmak mümkün değil.
e ne yapaciz?
hastaneye sorduk plakayı anons ettirdik, yok
sağa sola sorduk yok.
camda bir kart vardı, bilmemne döşeme diye, araba da döşemeci arabası zaten.
karka aradı
-şu şu plakalı araç sizin mi?
-ha, şimdi arkadaşım biz hastane önündeyiz, hastamız var acil çıkıcaz, bu araç park etmiş, çıkamıyoruz. sürücü kimse, nerdeyse bi zahmet...
bekledik.
az sonra karka'nın telefon çaldı:
adam sürücüyü bulamıyormuş, bi arasaymışız sağı solu.
güler misin ağlar mısın.
yok yok buna bişey yapmak farz oldu dedi karka.
baktı ki kapı da açık mı sana!
adam arabayı da açık bırakıp gitmiş.
bizimki tam kapıyı açmıştı ki sırıta sırıta koşan biri geldi
-abi kusura bakma yaaa....

geldik eve.
kardiş biraz daha uyudu, karka ve ben kütüphane ortamı yarattık, akşamı ettik.
kısçe de geldi.
sel de geldi.
karka'nın kardiş de geldi ki zaten aralarında 2 yaş olduğundan o da bir diğer kanka.
eee biz açız dediler 4 koca adam.
biz mutfağa girdik, bişeyler hazırladık, pişirdik, çağırdık çocukları.
yedik içtik.
ama kardiş iyi ha, bi proplem yok.

ha bi de bu arada:
tel çaldı biri adres soruyor.
kardiş önce tarif etmeye çalıştı, anlaşılan o ki karşı taraf anlamaya muktedir olamadı.
bizimki şekli değiştirdi:
gel şu mahalleye, şurada şu isimli tekel bayi var, hah, git eşrefi bul orda, o sana tarif eder burayı.
ne o yahu dedik.
çiçek geliyormuş dedi.
8)
bir süre sonra kapı çaldı, koccaman, ama koccaman bir çiçek aranjmanı geldi.
kapıyı açan da en kısası 1.85, en uzunu 2.00 olan 3 eşek!
elindeki şahane çiçeği,
tekel bayiinden adresi öğrenip geldiği evde 3 kazma adama teslim eden çiçekçi ne düşündü çok merak ediyorum. 8))))

neyse, dedim ya kardiş iyi.
gece kalmadık biz, eve döndük.
zaten çerçey kızımın olandan bitenden haberi yok
sıkıntıdan patlamış evde.
azıcık da ona ilgi gösterdik.
aldım kucağımda gezdirdim,
kafasını yüz kere öptüm
ellini tuttum bırakmadım
sırtına masaj yaptım falan.

efendim dünümüzün özeti bu.
kardişin durumu fena değil.
geceyi zor geçirmiş ama
hiç uyuyamamış.
öğlen gidip gördüm.
burun şişmiş iyice.
gözleri sulu sulu hep akıyor
yeşili iyice şeffaflaşmış
etrafı kızarmış
göz kapakları şişmiş.
ama olacak tabi o kadar.
bir kaç gün sonra düzelir umarım.

arayan soran ilgilenen geçmiş olsun diyen herkesi, hepinizi sıkı sıkı sarılır öperim.

not: sargı bezine sarılı parçayı ayılınca verdik kardişe:
-al bu senin, ilk sen açmak istersin diye bakmadık biz.
açtı baktık ki meğer tek bir parça değilmiş o, parça pinçik bi sürü et, kemik, kıkırdak, böööğğ...
-e ne yapacam ben bunu, dedi.
-ne bilem, dedim.
bıraktık 8)

8 Nisan 2009 Çarşamba

kardiş

kardiş ufak bi operasyon geçirecek bugün.
garibim senelerdir nefes alamıyor da,
baş ağrısı, uyuyamama falan gibi etkileri de artık erteleyemeyeceği duruma geldi.
burnunda kemik S biçiminde mi neymiş.
daha bebekken de bademcik ameliyatı, geniz eti aldırma falan geçirmişti ama,
bi de bu varmış demek.

e malumunuz annemler de antalyada.
kardişi de genel anestezi ile uyutup kesecekler.
o sebeple bugün yokum burda.
gidiym yanında durayım.
ameliyata girmeden önce "açmışken estetik de yapsınlar bari ehi ehi" diyerek,
ameliyattan sonra ayılırken de "olm burnun noolmuş la, abbooovv" diyerek dalga geçeyim.

doktor "biraz zor olur, sonradan kanama da olabilir falan demiş.
üç-beş gün refakatçi hemşire psikolojisinde olabilirim.
manyaktır, delidir, gıcıktır mıcıktır ama...
kardişin canı benim canım sayılır.
ay kıyamam valla.

öpeym hepinizi.
(pişt...genel anestezi diye arama yaparken tesadüfen gelen okuyucu. çık aradan, öpücük sana değil.)

7 Nisan 2009 Salı

hava

tam,
kitap müzik- çay kahve- kedi battaniye havası.
bi de mirket midir meerkat mıdır, ondan olsa da sevsek.

6 Nisan 2009 Pazartesi

çerçey'e açık mektup

sevgili dobişim, tatlı kedişim çerçey,
bir haftadır evimizde 3 kafa, 8 ayak olarak yaşamamıza sebep pompik kızım,

biliyorsun ki annenlerin antalyaya gitmesi neticesinde piyango bizde kaldı, teşrif ettin hanemize.
annenler gelene kadar da bizim ev sınırları içersinde yaşayacaksın, artık anla bunu.
her sabah yataktan kalkış amacımız seni yaka paça yakalayıp, bağırta bağırta evden çıkartmak, arabaya atıp o ev senin, bu ev benim taşımak değil.
manyak mıyız biz!
sabahları işe gitmek için hazırlanıyoruz, senle hiiiiç alakası yok.
sahibinin dayağından pısmış, zavallı köle çocuk bakışıyla koltuk arkalarına saklanman, her sabah ama her sabah biz evden çıkana kadar kendini korumaya alman saçma, çok saçma. yapma bunu.
bir haftadır idrak edemedin mi hala salak kızım?

bir diğer mevzu bahis de, seher vakti öğünü alışkanlığın.
hadi ezanla birlik karnında hasıl olan acıkma da anlaşılabilir bişey diyelim ama, tabağında yemek varken bile bizi uyandırman, illa ve mutlak surette mutfağa gitmemiz yönünde ısrarcı olman şık bir davranış değil. ha, yemek yoktur anlarım. ama zaten tıka basa yemesen o göbek her adımda sallanıyor olmazdı be yavrucum. bi su iç, bi dolaş, bi tuvalete git, ne biliym hazır kalkmışken 2 rekat namaz kıl sevap kazan. hayrımıza dua et. zaman zaman masum olmayan hal ve hareketler içinde bulunduğun olsa da, nihayetinde kedisin. allah tarafından seviliyorsundur. belki kabul olur bi duan.

gelelim masum olmayan hareketler statüsünde değerlendireceğimiz, antre duvarında sallanan çiçeklerin misinalarına dadanma huyuna.
şekerim, o misinalara takılı çiçekler, yapraklar, tavandan aşağı sallansın da tüm duvara bi renk gelsin diye yapıldı annenler tarafından.
oturup, o misinaları kıtır kıtır kıtır yandan yandan kemirmek suretiyle kopartman gerçekten anlaşılır değil.
yerde kopmuş çiçek bulmak alışıldık oldu.
tavandan aşağı uzanan, koca perde diyim, kısaldı kısaldı...
kemirirken yakalanıp höyyttt pist falan denilince kaçıyor olman, yaptığın şeyin suç olduğunu biliyor olduğun anlamına geliyor.
hele hele,
biz kahvaltı ederken bize çaktırmadan koltukların kanepelerin arkasından sessizce, görünmeden geçip, istikameti antreye yöneltmen,
tam kapıya geldiğinde "çerçey!" denildiği anda hiiç istifini bozmadan, zaten geri dönecekmişsin gibi bir ifadeyle gerisin geri dönüp aynı koltukların arkasından kaybolman,
ve bunu defalarca aynı istikrarla tekrarlayıp, "geri dön" dendiğinde geri dönmen,
özellikle planlı programlı bir yok etme harekatına giriştiğin izlenimi vermekte.
bizi uyutmaya çalışıyorsun, yemez!

çerçey,
kızıyorum ama.
manyak mısın sen yaaaaa!!!!!
misina kemirmek ne demek yavrucum.
bi git!...

canım çerçeyim, balım, datlım,
her akşam sana masaj yapmaktan üşenmeyen sel kişisi,
aynı kararlılık ve sebatla bana masaj yapsa, sırt ağrılarım biterdi.
bi kıymetini bil gözünü sevdiğim.
kafanı uzatıp şap diye karşındakinin ağzına yapıştırman,
kafadan öptürme lütfu bahşemen nazarı dikkatimizden kaçmıyor, seviniyoruz.
ama,
misinaları kemirip, koltukları tırmalayıp, her yere tüy dökmenin karşılığında kafanı insanın ağzına toslayıp öptürmen yeterli bir bedel değil.

ha, bak lafı ağzımdan aldın, tüy dökme diyorum.
yavrucum ne yiyorsun da dokunuyor diycem ama yediğin de belli be kızım.
da,
o nasıl tüy dökmedir öyle.
burda kapının önünde yaşayıp giden sokak kedisi de kucağıma tırmanıyor zaman zaman.
kalkıyorum bakıyorum kucağımda sadece tozlu pati izleri.
tüy müy yok.
ama yavrucum, pompişim,
sen oturup kalkınca sıvama tüy oluyorum ben.
oturmayı geçtim, sürünüp geçiyorsun ya bazen yanımdan, hah işte senin süründüğün yer tüye sıvanıyor.
hasta mısın ki çocuuum?
taranmayı da sevmiyorsun.
birisi tavuklu mama tüy döküyor dediydi, haklı mıydı acaba?
e kırmızı etli bişey de yemiyorsun.
ciğerden midesi bulanan kedi mi olur len?

neyse neyse,
misafir sayılırsın daha.
fazla üstüne gelmiyim.
mektubumu ufak bir hatırlatma ve iyi niyet nişanesi olarak kabul et.
o misinaları da kemirme, bak geliyo terlik haa!!!!
pist!!!!

3 Nisan 2009 Cuma

cuma karması

benden tarafta mutlu mesut bahar ışıltılı haber yok malesef.
mevcut sıkıntılarımız mevcudiyetini koruyor.
zaman zaman sinir, zaman zaman nefret, moralsizlik, umutsuzluk falan gibi yan etkileri var.
baş edemiyorum.
yok saymak geçici çözüm.
ama en azından bişeyler yazarken ya da okurken yok sayıyorum.
benden yana gülücüklü havadis yok madem, ordan burdan okuduklarımı "haber" kabul edin.
bunların nesi haber, ne kadar haber ayrı konu tabi.
ama onu tartışmayı bile istemiyor canım.,

1.zonguldak ereğli'de bir araç reflektör görevi görsün diye aracın arkasına bulduğu bir büyükbaş hayvan kafatasını koymuş. reflektörü yokmuş işte, ne yapsın. ne bulsa koyacaktı, şansına öküz başı mı ne denk gelmiş. haber mi bu!
2.bosnalı bi adam karısıyla ayrılıklarında sebep gördüğü kaynanasının evine tankla gidip yaylım ateşine tutmuş. 6 yıl ceza almış, sevinmiş. ben çıktığımda bu çoktan ölmüş olur diye. işt eallah kimini parayla sınıyor, kimini kaynana ile.
3.erdoğan lafını düzeltmiş, teğet dedikse etkilemeyecek demedik. bi ''sürtünme' olur tabi demiş. Sürtünme derken?
4.ünlü oyuncu glenn close ağzına 42 havuç sokabiliyormuş. aferim.
5. çikolata yiyenlerin matematik işlemlerini daha kolay yaptığı anlaşılmış. çikolata kendi kendine matematik işlemi yapıyor deseler de fark etmez. yiyecek adam yer, yemeyecek adam yemez. sinirlendirmeyin beni!
6.brad pitt angelina'ya benimle evlenmezsen ayrılırım senden demiş. allahın işi!
7.ali özgentürk'ün yengeç oyunu adlı filmindeki tüm oyuncular kadınmış. izleyicilerin cinsiyeti önemli bence.
8.sivas zara'da muhtar adayının biri hiç oy alamamış. meğer kendisi de yanlışlıkla rakibin adını kutuya atmışmış. e bu dikkatsiz, şapşal adamı muhtar seçmek isteyecek kim olurdu ki?
9.kaliforniya eyalet meclisi siyah renkli arabaları yasaklamayı düşünüyormuş. siyah renk daha fazla güneş ışığı emiyor diye küresel ısınmayı hızlandıyormuş. şehir içinde 5 km yolu koca koca ama beyaz jipleriyle giden züppeler kendisi çevreci ilan edecek demek ki yakında.
10.sufi olmak istiyorum!!!

31 Mart 2009 Salı

huyum kurusun.

'huy' kuruyası bişey mi ki?
sanmam.
kurusa benimki kururdu.
ama yine de tekrarlamadan edemiyciiim:
huyum kurusun, söz dinlerim.
söz dinlemek kötü bişey değil tabi de,
bazen talebe cevap verecek durumda değilken bile söz dinlersen sonuç hüsran olabilir.
simurgum demiş ki bu ay bitmeden yazı yazılacak!
e ben şimdi bunu duyamazdan gelip kulağımın üstüne yatamam ki.
yazacak bişey olsa da olmasa da yazıcam, mecbur.

ama bahar gelmiş ha!
valla bak.
öğlen portakalı soydum, baş ucuma koydum.
cidden.
kitap okumaya gitmiştim.
oturdum çimen üstünde bi banka
karşımda güneş sıcak sıcak.
portakalı da soydum, tam baş ucuma olmasa da yamacıma koydum.
açtım kitabı.
hiç utanmadım çıkarttım topuklu ayakkabıları.
üstümde tiril bir bluz.
len bi de güneş gözlüğümü unutmasaymışım evde!
girdim başka bi aleme.
vallaha tirledim haaa!!
öyle sıcak.
ben diyim 1 saat kadar, sen de 1 saat kadar okudum.
sonra duyduk zilin sesini kalktık geldik.
ay akşam olsun mu yaaa...
eve gidelim.
çerçey kızım da evde zaten 8))
yaaa yaaa..
annemler hafta sonu antalyaya gitti.
babamın antalyası gelmişti feci şekilde
seçime kadar zor durdu.
sabah erkenden koşup oy kullanıp, erkenden fırladılar antalya yollarına.
hoş, kullandıkları oy da bi halta yaramadı, bekledikleriyle kaldılar ya, neyse.
çerçey gidecek mi kalacak mı diye konu oldu.
herkes çerçey'i kendisi istemesine rağmen, centilmen bir tutum içersinde birbirine ikram etti.
ben:
yaaaniii... götürün isterseniz, burda gündüzleri yalnız kalacak amaaa... derken, onlar:
yolda huzursuz oluyor, bırakalım istersen amaaaa orda da hep balkona çıkıyor kızım... diyerek çift taraflı fikir beyan ettik. (düşük cümle oldu bu, düzeltemiycem, ana fikir ortada zaten)
sonuçta çerçey bizde kaldı 8)))
pazar annemleri yolcu ettikten sonra çerçeyi alıp geldik.
mutluyuz.
gece aynı yatakta yatmaktan,
uyanıp uyanıp kafasını öpmekten
akşam tv karşısında kucak kucağa oturmaktan,
sel ile "çerçeye kim masaj yapacak" tartışması yapmaktan mutluyum.
o yüzden çıkayım da eve gideyim istiyorum.
ay evde yemek de yok 8(
ne yesek ki?

ipe sapa gelmez mevzular üzerinde oluşturduğum bu ana fikirsiz fuzuli yazıyı burada keserken hepinizi can-ı gönülden tebrik ederim okuma azminizden dolayı.
bi de yüzsüzlük demezseniz bir sorum olacak:
eli kulağında deyiminin çıkış noktası hakkında "müezzinlerin ezan okurken elini kulağına götürmesinden çıkmıştır" dışında bir bilgisi olan var mı?
bu ezan-müezzin yakıştırması ikna etmedi beni nedense.
gittim.

27 Mart 2009 Cuma

öğreten, öğretmeyen, öğretmen...

hayatımda tam 16 sene okula gitmişim.
sınıfta hiç kalmadan, sene kaybetmeden okuduğuma göre 16 ayrı sınıf okumuşum demektir.
5'i ilkokul
3'ü ortaokul
3'ü lise
5'i üniversite olmak üzere.
bu yıllar boyunca da onlarca kişi "öğretmenim" olmuş hayatımda.
ama,
düşününce,
teorik olarak öğretilen, çoğu sadece sınıf geçmeme yarayan bi milyon şey'in haricinde,
bana bişeyler katan 3 tanesi geliyor aklıma.
"iyiki öğretmişler" diyerek hatırladığım.

biri ilkokuldaydı, bir yaz tatilinde öldüğünü öğrendik.
din derslerimize gelen, adını şimdi hatırlayamadığım bir adam. (annem kesin bilir adını. 3 isimli bir adamdı.)
hani bi sürü dua, sure falan ezberlettirilir de sınav yapılır.
bu adamın dua okutup not verdiğini hiç hatırlamıyorum.
sadece yaz -ya da sömestir- tatilinde bir ödev vermişti.
ayetel kürsi duası vardır, onu ezberleyin.
bi geldim baktım ki, allaaaahhhh.. uup uzun bi dua.
dedim bu dua ezberlenecekmiş.
rahmetli babaannem "evet uzun bi dua, ama öğrenebilirsen, çok yararlı bi duadır" demişti.
tam ne konuştuk hatırlamıyorum ama sonuçta edindiğim bilgi şuydu:
tek bir şey öğreneceksen dua anlamında, bunu öğren yeter!
ezberledim.
ezberledim ve belki de okuduğum, sığındığım, güvendiğim, karşılık aldığım tek dua oldu.
ne zaman korksam,
ne zaman bi dileğim olsa
ne zaman paniklesem
üzülsem
çaresiz kalsam
tutunacak bişey istesem ama bulamasam yani.
fark ettim ki, içimden sessizce bu geçiyor.
sular serpiliyor kalbime.
ve pek çok seferinde de, o adını hatırlayamadığım, zayıf, esmer, görünümü ve öğretisiyle farklı olan, erkenden de ölüp giden öğretmenim geliyor aklıma.
iyi ki, iyi ki vermiş o ödevi.

bahsedeceğim 2. öğretmen yine bi adam.
ortaokul dönemimin bir tarih öğretmeni.
her zaman işinize yarayacak bir sır, bir ipucu vereyim size demişti bir derste.
hayatınız boyunca pek çok arapça kökenli sözcükle karşılacaksınız.
anlamı ne ki diye düşünürsünüz çoğunu.
kolay bir yol var.
arapça mantıklı bir dildir.
ipucunu kendi verir.
kelimeler çoklukla 3 sessiz harften oluşan bir köke dayanır.
bazı harfler köke dahil değildir, kural bu.
mesela baştaki m.
ezberle bunu "baştaki M kökten değildir"
misal muhabere
at M yi, say kalan sessizleri.
H-B-R
getir aklına bu sessizleri içeren bildiğin kelimeleri
HaBeR mesela.
demek ki muhabere'nin haberle alakalı bişey olduğunu anlıyoruz.
çoğaltık örnekleri ders boyu bağıra çağıra

Valide
Veled
Vildan (yeni doğmuş çocuk demekmiş mesela)
kitap
mektep
kütüphane
katip
hakim
hakem
mahkum
mahkeme

sıraladık durduk, hem eğlendik, hem öğrendik.
ne zaman anlamı ne ki dediğim bir arapça kelime duysam şimdi tekrarlarım içimden:
bak kök harflerine, getir aklına aynı kökten kelimeleri.

üçüncü öğretmenime üniversitede denk geldim.iletişim ve toplum dersine giren, 70'li yaşlarda bir profesör hanım.
Saçma sapan tercih listesinde denk geldiğim ve okurken de, sonrasında da sevmediğim bölümün, en sevdiğim dersi ve hocası oldu önce.
sonra, bir nevi arkadaşım.
Yaş farkının arkadaşlıkta hiç önemli olmadığını onunla fark ettim mesela.
Bir başka yakın arkadaşım vardı.
beraber, ders aralarında, öğle tatillerinde, bazen çıkışlarda, hocamızın odasında muhabbete giderdik.
Kısacık boylu, yapılı saçlı, hep ama mutlaka uzun ve manikürlü ve kırmızı ya da mor boyalı tırnaklı, üst dudağı kırmızı rujlu (alt dudağı hep üst dudağının altında durduğundan, boyuyorduysa da ya görünmüyordu, ya yiyordu) süper şahane bi kadındı. Dostluğu, öğretmenliği, hayat görüşü, arkadaşlığı, bilgisi.. şahane bi kadın.
Sanırım hayatımda gördüğüm en “kitap dolu” ev onunki oldu şimdiye kadar. Bir yaz tatilinde önce aramış, adresini öğrenmiş, sonra bi pasta alıp gitmiştik kahve içmeye. Gözleri ışıldamıştı bizi görünce. Boylamasına yarıdan bölünmüş, genişliği 2 metre ise 1 metresi yerden yukarıya kadar dizilen kitaplara ayrılmış koridorundan geçip, duvardan öne çekilip, arkası yine yerden tavana kitapla doldurulmuş kitaplığının önündeki kanepeye oturup, kadınlardan aşka, dinden mitolojiye, burçlardan fala, annesinden hayata.... sohbet etmiştik.
Önerdiği harika kitaplar da kazancım oldu, yaptığımız sohbetler de.

Bunları yazarken düşündüm:
E? Bu kadar mı? 16 sene okudun da aklına gele gele bu kadar mı geliyor? Düşün bakayım, bulursun belki birkaç kişi daha?
Ama düşünmedim.
Düşünmeden aklıma gelenlerle düşünüp de bulacaklarımı aynı kefeye koymak istemedim.
O yüzden sadece bu kadar yazacaklarım.
Bu yazı burada dursun istedim.
Hayatta olan veya olmayan ama bana kattıkları benimle yaşayacak olan öğretmenlerim anısına.